ASAY-I MUSA
6 Mayıs 2017
HALEFULLAH VE CAHİLİYYE DÖNEMİ ARKA PLANI
6 Mayıs 2017

KUR’AN KISSALARI VE ARAP TOPLUMU ARKA PLANI İLİŞKİSİ

Kur’an’ı Kerim, kıssalarını, muhatap Arap toplumunun, bilinen olay ve kahramanlarından oluşan arka planından seçmiştir. Derveze bu olguyu şu şekilde ifade eder: “Bunları duymuşlardı, ya tarihi kalıntılarını gözlemlemişlerdi yahut başka topluluklardan iktibas etmişlerdi. Daha önce inen ve Kur’an’da anlatılanların benzerini, eksiğini, fazlasını veya farklısını içeren kitapları görmüşlerdi.”[1]

Bu hususta Halefullah şöyle der: “Tanınan ve meşhur olan şahsiyetler ile o çevrede yaygın olan olaylar Kur’an’da en fazla kullanılan kıssa öğeleridir ve bunun aksine bilinmeyen olaylar ile tanınmayan şahsiyetler fazla kullanılmamıştır. (…) Kur’an’ın metodu; kıssayı Arap coğrafyasından veya Arap mantalitesinden aldığı unsurlar üzerine bina etmekten ibarettir. Bunun amacı, kıssaların muhataplar üzerinde derin etkiler bırakmasını sağlamak, bilinen ve tanınan, olağan olay ve kişilerden, bilinmeyen ve yabancı fikir ve düşüncelere varmaktır.”[2]

H. Zeyveli, Kur’an kıssaları olay ve kahramanlarının, Arap toplumunca bilinen olgulardan olduğunu şöyle bildirmektedir: “Kur’an’ı Kerim kıssaları hep Hicaz Yarımadası’nın, Hicaz çevresinin bildiği kıssalardır. Kur’an bir tarih bilgisi vermeye niyet etmiş olsaydı, herhalde Orta Asya’dan Amerika’dan Avrupa’dan da bahsetmesi çok büyük bir mucize niteliği taşırdı. Ama gördüğümüz kadarıyla, Kur’an-ı Kerim bunları hep bilinen coğrafyalardan ve bilinen kıssalardan seçmiştir.”[3]

Kur’an kıssalarının, tarihselliği/vakiliği aleyhinde çeşitli iddialarda bulunan Halefullah ve Zeyveli bile Kur’an kıssaları konularının, Arap toplumu arka planındaki bilinen olay ve kişiler olduğunu kabul etmektedirler. Binaenaleyh Kur’an kıssalarının konularının kaynağı hakkında ittifak bulunduğunu ifade etmemiz en doğru ve kestirme bir hareket olacaktır.

Hal böyle olunca Kur’an kıssaları konularının, Arap toplumu arka planı ile ilişkisini ayrıntılı olarak incelemek gerekmektedir. Kur’an kıssalarının, Arap toplumundaki konu zemini, iki ayrı unsurdan oluşmaktadır. Bunlardan birincisinin Mekke toplumuna ait olan sözlü rivayet kültürü; ikincisinin ise Medine toplumuna ait olan yazılı Ehl-i Kitap kültürü olduğunu gözlemlemekteyiz. Ne yazık ki ne Halefullah ne de Zeyveli, Kur’an kıssalarının kaynağına dair bu ikili yapıya hiç temas etmemektedirler. Onlar, daha ziyade Mekke müşrik toplumunun arka planındaki sözlü kültüre değinmekle iktifa etmektedirler. Mesela Halefullah’ın kategorize ettiği “Mitolojik kıssa” sınıflaması, daha ziyade Mekke toplumu arka planını kapsamaktayken, Ehl-i Kitab’ın arka planını kaale almamaktadır. Oysa Kur’an’daki Mitolojik kıssa addedilen “Yaratılış-Âdem”[4] kıssasının çoğu bölümü, Tevrat’ın anlatımlarındandır.

Yine Halefullah tarafından “Mitolojik kıssa” olarak kategorize edilen[5] Ashab-ı Kehf ve Âlim Kul-Musa kıssaları da Ehl-i kitap kökenli kıssalardır. Dolayısıyla Halefullah’ın “Mitolojik kıssa”lar olarak örnek verdiği kıssalar, müşrik Mekke Arap toplumu arka planından ziyade Medine’deki Ehl-i kitap müntesipleri arka planında mevcuttur. Ancak Halefullah bu olguyu sadece Mekke toplumu arka planının bir ürünü gibi sunmaktadır.

Mekke toplumunun arka planını oluşturan sözlü/rivayet kültürü; Kâbe dolayısıyla, Kâbe’nin kurucusu İbrahim, İsmail gibi resuller ve onların kalıntısı dini ritüelleri; Mekke’ye çok yakın bölgelerde olan Arap etnik menşeli; Ad, Semud, Sebe gibi kavimler ve bunlarla alakalı kişiler ve olayları kapsamaktaydı. Bununla birlikte ticari ve çeşitli sosyal vesilelerle karşılaştıkları, bilhassa Medine Yahudilerinin kitabi bilgileri vesilesiyle de Tevrat ve İncil kitaplarındaki kıssa bilgilerine de sahiptiler. Dolayısıyla Mekke Arap toplumunun arka planında hem sözlü hem yazılı –kitabi- malumatın oluşturduğu paçal/harmanlama bir kıssa kültürü veya alt yapısı bulunmaktaydı.

Medine toplumu ise Kur’an’ın bahsettiği kıssaların hemen tamamına yakını hakkında bilgi sahibi idiler. Yazılı –kitabi- bilgi(kültür) dediğimiz bu vakıa, Mekke Arap toplumundaki sözlü kültürden daha ayrı bir özellik taşımaktadır. Çünkü Kur’an, Tevrat ve İncil’i tamamıyla reddetmemektedir. Kur’an onların tahrif edildiğini bildirmiş olsa da, yine de bu kitapların Allah katından olduğunu tasdik etmektedir:

“Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat’ı indirdik. Kendilerini (Allah’a) vermiş peygamberler onunla Yahudilere hükmederlerdi. Allah’ın Kitab’ını korumaları kendilerinden istendiği için Rablerine teslim olmuş zâhidler ve bilginler de (onunla hükmederlerdi). Hepsi ona (hak olduğuna) şahitlerdi. Şu halde (Ey yahudiler ve hakimler!) İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”[6] “Ey Kitap ehli! Siz, Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni hakkıyle uygulamadıkça, (doğru) bir şey (yol) üzerinde değilsinizdir” de.”[7]

Bu durum, Tevrat ve İncil’in tamamıyla alakalı olduğu kadar, onların muhtevasındaki kıssalara bakışımızı da şekillendirmektedir. M. İslamoğlu bu olguya şöyle çözüm getirmektedir: “Ne ki elbette Tevrat’ın tümü tahrif edilmemiştir. Tevrat’ın hangi ayetlerinin tahrif edilip hangilerinin tahrif edilmediğini anlamanın tek yolu onun Kur’an’la sağlayının yapılmasıdır.”[8]

Mekke Arap kültüründeki kıssa malumatı tamamıyla mesnetsiz –Tevrat ve İncil bağlamlı olmayan-  tevatüre dayalı bir malumat iken; Ehl-i kitap kıssaları “vahy” menşeli ve Kur’an tasdik, tescil ve tashihli[9], bilgilerdir. “Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır. İbrahim ve Musa’nın kitaplarında.“[10] İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik.” “Haydi, İsrailoğullarına sor. Musa onlara geldiğinde Firavun ona, “Ey Musa! dedi, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!”[11]

Dolayısıyla, Kur’an kıssalarındaki anlatımlar ile Tevrat ve İncil’deki anlatımlar, tevhid ekseninde –tahrifat olgusunun tashih edilmesi gayesiyle- birlikte değerlendirilmelidir. Aynı şekilde Mekke sözlü kültürünün kıssa malumatının vakiliği veya sağlamaları da, hem Kur’an kıssaları ve hem de Kur’an’ın bildirdiği bölge harabe/kalıntıları ile gerçekleştirilebilir. “Siz onların yanlarından geçip gidiyorsunuz: sabahleyin ve geceleyin. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”[12] “İşte o ülkeler… Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.”[13]

Şimdi Mekke Arap toplumu arka planı ile Medine Arap toplumu arka planındaki kıssa kültürünü, Kur’an beyanları ve onun kıssa anlatımları ile bağdaştırırsak şu sonuca varırız: “Şayet Araplar, Kur’an’dan dinledikleri kıssaların daha önce ana hatlarıyla veya ayrıntılı olarak bildikleri şeylerle çeliştiğini, onlardan farklı olduğunu veya daha önce hiç duymadıkları şeyler olduğunu görselerdi, Ehl-i Kitap, özellikle Yahudiler, duydukları bu kıssaların, kendi ellerindeki kitaplarla, onların tefsirleriyle, şerhleriyle veya kendi aralarında dilden dile aktardıkları haberlerle çeliştiklerini, onlardan farklı olduklarını, o güne kadar aralarında yaygın olarak anlatılan peygamberler kıssalarıyla bağdaşmadıklarını görselerdi, hiç kuşkusuz tartışırlar, peygamberimize ve Kur’an’a eleştiriler yöneltirlerdi. İğneleyici ifadelerle bu çelişkileri her yerde anlatırlardı. Hiç kuşkusuz, Kur’an da onların inkârları ve yalanlamaları bağlamında, bu tür davranışlarını konu edinirdi.”[14]

O halde şu sonuca varmaktayız: Kur’an, vazettiği kıssalarında; Arap toplumu –Mekke ve Medine- arka planındaki bilinen olay ve kahramanlarından; tevhid ve hidayete yönelik fragman/parçalı ve mücmel/kısa olarak, dini öğüt ve ibret mesajları mahiyetinde bahseder. Bu hususta, Kur’an kıssaları, leh ve aleyhinde çeşitli iddiaları olan hemen herkes birliktelik sağlamışlardır.

 

Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan:

 

Kur’an kıssalarının kaynağının Mekke ve Medine Arap toplumu arka planındaki sözlü ve yazılı kültür olduğu sonucuna vardık. Bu aşamada şu soru sorulabilir; Kur’an başka kıssalardan bahsedemez miydi de Arap toplumu arka planındaki konuları kullandı?

Buna cevabımız tavuk yumurta, yumurta tavuk ilişkisini hatırlatarak bir benzetme yapmak olacaktır. Mekke ve Medine Arap toplumu kıssa malumatı da esasen vahiy kaynaklıdır. Çünkü Mekke Arap toplumunun kuruluşu İbrahim ve İsmail peygamberlerle başlatılmaktadır. Kâbe, bu vahyi çizginin şiarıdır. Ona ait hacc ritüelleri, tevhidi çizginin şiarlarıdır. Hem tevhidi kuruluş yapısı, hem hacc ve ticari faaliyetler dolayısıyla peygamber gelmiş diğer toplumlarla kültürel, sosyal ve dini etkileşimler vasıtasıyla, Tevhidi çizginin resulleri, vahyi ve konularından şu veya bu şekilde haberdardırlar.

Kitabi bir temelleri olmadığından –ümmi toplum- edindikleri bilgileri, efsane/mitoloji/menkıbe aşamalarına da getirebilen bu toplumdaki malumat, yine tevhid dini resul ve vahiyleri kalıntısı malumattır. Dolayısıyla Kur’an, bu malumatı yeniden tevhidi rotaya oturtturarak hidayet içerikli öğüt ve ibret mesajları haline getirmiştir.

Medine toplumu ise, kitabi bir toplum yapısına sahiptir. Zaten Kur’an bu durumun tespit ve tescilini yaparak; Allah’ın gönderdiği, ancak muhatapların tahrif ettiği kıssalar, Kur’an kıssaları vasıtasıyla tekrar eski haline, yani tevhid ve hidayet içeriğine döndürülmüştür.

O halde Mekke ve Medine Arap toplumundaki kıssalara dair malumat ve Kur’an’ın bu kıssaları yeniden reorganizesi; tavuk yumurta, yumurta tavuk ilişkisi gibidir, diyebiliriz. Kur’an bozulan kıssa içeriğini düzeltmekte, o bilgileri tevhidi istikamete irca ederek, insanları sapmalardan kurtarmaktadır. “İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir verdik.”[15]

 

Arap edebî anlatım üslubu ve Kur’an’ın kıssa anlatım metodu:

 

İşte tam bu aşamada şu soruyu sormalıyız: Kur’an bilinen kıssalardan hareket ederek kıssalarını vazetmişse bilinen olay ve kahramanlarını, Arap toplumundaki bilinen yapısı ile aynen mi anlatmış yoksa farklı bir metod mu izlemiştir? Buna verilecek cevap, Kur’an farklı bir metod izleyerek kıssalarını vazetmiştir, şeklinde olacaktır.

Peki, bu metod yeni bir metod mudur? Hayır! Kıssaları anlatım metodu olarak, Arap toplumu edebî ortamını baz alan Kur’an, bu ortamın edebî verileri ile muhataplara seslenmiştir. Arap toplumundaki hitabet ve diğer anlatımlarda metod olarak, genelde şairler veya onların değişik versiyonları olan kassaslar (hikâye ve romancı) aracılığıyla; kısa, parçalı (kronolojik olmayan) ve Arap şiirinin vurucu vasıfları kullanılarak, tarihi diyebileceğimiz aktarımlar yapılmaktaydı. M. Watt bunu şöyle ifade eder: “Arapların tarihsel perspektifini anlamak için, onların insanlarla ve insan ilişkileriyle çok ilgilendikleri; fakat bunu, olayların birbirini takip ettiği yarı matematiksel düz bir çizgi şeklinde tasarlanmış düzenli bir zaman çerçevesinde algılamadıklarını tespit etmek durumundayız.”[16]

Arap toplumu ediplerinin şiir, kıssa ve hitabet gibi eserlerinde kronolojik –sıralı- bir anlatım metodu uygulamadığını; onların, daha ziyade vurgu yapacakları ortam ile alakalı kısımları seçerek, bunlar üzerinden kabile veya kişisel başarı, övünme v.b gibi mesajları parçalı/bölümlü ve kısa olarak aktardıkları bildirilmektedir. Kabile veya kişilerin başarı ve üstünlükleri üzerine kurulan cahiliye Arap şiir, mitoloji, hikâye vasıtalı şair ve kassas dünyası da hitabettiği cahiliye Arap toplumuna, olayları ve kişilerin yaşamlarını parçalı/bölümlü ve de kısa olarak aktarmak zorundadır ki, kendisini dinleyen dinleyicileri cezbetsin!

İşte bu yüzdendir ki, Kur’an-ı Kerim de, hitabettiği muhatap Arap toplumuna, onların “ortamla alakalı parçalı/bölümlü kısa anlatımlara dayalı” bu dilsel/edebî altyapısı tarzında seslenerek, kişi veya kitleleri istediği tevhidi hedefe yönlendirmeye çalışmıştır.

Kur’an-ı Kerim, Arap toplumu edebî sahasının bu uygulamasını baz alarak kıssalarında; Arap toplumunca bilinen olay ve kişileri, hem aynı şekilde “rutin” olarak anlatmamış, hem de mesaja uygun bölümleri seçerek, mesajını kısa/öz/mücmel bir şekilde daha işlevsel hale getirmiştir.

Cahiliye dönemi “Şiirlerde dinleyicilere –ki bunlar genelde şairin kabilesine mensup kimseler olurdu- kabilelerinin zaferleri anlatılır ve bu kişiler böylece asil hareketler yapmaya teşvik edilirlerdi. Buna benzer olarak önceki peygamberlere işaretler, Hz. Muhammed’i ve Müslümanları kötü şartlara kahramanca tahammüle teşvik ediyordu. Bu ayetler belki de Hz. Muhammed’i bir çeşit manevi silsilenin ucuna yerleştiriyor ve Mekkelilere onun söylediklerinin tamamıyla yenilik olmadığını ve onun önceki peygamberlerin izinde biri olduğunu gösteriyordu.”[17]  Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim, kıssaları aracılığıyla; geçmişte yaşanmış ve gerek Tevrat, gerekse sözel yolla bilinen kıssalardan, fragmanlar halinde kısa/mücmel anlatımlar yoluyla hem geçmişi örnek göstermiş, hem muhatap toplumu uyarmış, hem de geçmiş ve gelecek arasında mesaj birlikteliği oluşturmuştur.

Kur’an-ı Kerim’in cahiliye Arap toplumunun bu edebî üslubunu benimsemesinin bir nedeni de Kur’an’ın tertil üzere aşama aşama inmesidir. Olay ve isteklere göre nazil olan ayetler; kıssalara dair olayları bir bütün halinde bildirmeyerek, vereceği mesaja yönelik olarak fragman /bölümlü, kısa/mücmel bir şekilde belagat, icazat ve fesahatle bildirmiştir. Kur’an’ın bu metodu, cahiliye dönemi Arap şair, kassas ve hatiplerinin kullandıkları bir anlatım metodudur.

Böylece Mekke ve Medine Arap toplumunca bilinen kıssaları aynen anlatmayan Kur’an; Tevrat, İncil ve Kur’an kıssaları bağlamını oluşturmuştur. Kur’an’ın mücmel ve parçalı anlattığı bir kıssanın detaylı/mufassal anlatımları Tevrat ve İncil metinlerinde mevcut olduğu için hem Yahudi ve Hıristiyanlar aynı tevhidi çizginin vahyi olan Kur’an’a davet edilmekte ve hem de Tevrat, İncil ve kıssalarındaki muharref içerik, Kur’an ve kıssaları yoluyla tashih edilmektedir.

 

Tevrat, İncil ve Kur’an kıssaları bağlamı ve Kıssalar/olay bütünlüğü unsuru:

 

Bunun için bir örnek verelim. Kur’an-ı Kerim’in Maide suresinde anlatılan; Allah’ın, Yahudilere Arz-ı Mev’ud’a girme emri ve Yahudilerin buna muhalefet ile bu olumsuz hareketlerinin karşılığı olarak çölde sürgün cezasının anlatıldığı ayetlerin[18]  hem mufassal karşılığı ve hem de yaşanılan olayın Tevrat ile vakiiliğinin tescil edilmesi, Tevrat’ın Tora kitabının Çölde Sayım/Sayılar bölümünde aktarılmaktadır. Kur’an Tevrat’ta detayları ile anlatılan bu olayı mücmel ve fragman/parça halinde sunarken, Tevrat hemen her detayı ile kronolojik olarak serdetmektedir. Kur’an, Tevrat’taki kıssayı, anlattığı olay ile ilintileyerek, muhatap Yahudi toplumuna mesajlar vermektedir. Bunun için Yahudi ve Hıristiyanların, en ince ayrıntılarına kadar bildiği Tevrat kıssasını aynen tekrarlamamakta; Arap toplumu edebî üslubunca kısa, parçalı veciz bir biçimde öğüt ve ibret anlatımı olarak aktarmaktadır.

Dolayısıyla Halefulah ve Zeyvelinin kategorize ettiği Kur’an kıssalarındaki kıssa/olay bütünlüğüne dair eksik addedilen unsur, yine onların görmek istemedikleri Tevrat ve İncil kıssa anlatımları ile mufassallaştırılmak suretiyle giderilmektedir. Yani Kur’an’ın, kıssalarını kronolojik bir bütün halinde zikretmemesinin bir sebebi de geçmiş kitaplar –Tevrat, İncil- ile Kur’an arasındaki koparılamaz ilişkidir.

Kur’an, nazil olması ile geçmiş kitapların tüm anlattıklarını reddetmemiş, bilakis onların anlatımları üzerine kendi kıssalarını bina etmiştir. Bunu Âdemoğulları kıssasının ilk ayetinde de görmemiz mümkündür. Bakınız Allah, Tevrat ve Kur’an kıssaları arasındaki ilişkiyi ve tevhidi çizginin devamlılığını nasıl beyan ediyor. “Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (…) İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler.”[19]

“Onlara…” diye başlayan Ademoğulları kıssasının ilk ayeti Tevrat’ın Habil ve Kabil kıssasına atıf yaparak; “…İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık…” diye başlayan son 32. ayetindeki mesajlarla, insan öldürmenin kötülüğü yanı sıra; Hz. Muhammed’i öldürmeyi düşünen Yahudileri uyarmaktadır. Tevrat’taki Habil-Kabil kıssası, Kur’an’a göre hayli uzun ve mufassal iken, Kur’an sadece beş ayet ile bunu mücmel olarak vazetmiştir.

Hal böyle iken hem Tevrat kıssası ile bağ kurmuş, hem onun tashihini yapmış, hem de onun aracılığı ile muhatap topluma mesajlarını rahatlıkla iletmiştir. Dolayısıyla Kur’an kıssalarındaki olay/kıssa bütünlüğüne dair ileri sürülen eksiklik; Kur’an’ın anlatımından bir şey kaybettirmediği gibi tevhid çizgisinin geçmiş kitapları olan Tevrat ve İncil kıssaları ile tevhid ve hidayet bağlamı kurulmasını sağlayarak mesajlarını pekiştirmiştir.

 

Sonuç:

 

Kur’an’ın anlattığı kıssalar, onun ilk muhatabı olan Mekke Cahiliye Arap toplumu ve Medine Arap toplumunun bildiği kıssalardan oluşmaktadır. Mekke ve Medine Arap toplumlarının arka planında bulunan kıssaların kaynağı hem sözlü ve hem de yazılı geleneğe dayanmaktadır. Mekke toplumu, aşina oldukları kıssa kahramanları, olay ve coğrafyaları hakkında ticaret kervanları seferleri ile şifahi ve tecrübî olarak bilgi sahibi olmuşlardır. Bunun yanısıra Medine’deki Ehl-i Kitab’ın ellerindeki kutsal kitaplara dayanan bilgilerden sözlü olarak edinmek suretiyle bilgilenmişlerdir.

Medine toplumu ise bilhassa Ehl-i Kitab müntesipleri, Tevrat ve İncil kıssalarındaki tarihsel veriler sayesinde Kuran Kıssalarında anlatılan kahramanlar, olaylar ve coğrafyalar hakkında bilgi sahibiydiler.

Dolayısıyla böyle bir ortam üzerine nazil olan Kur’an kıssalarını, muhatap Arap toplumu arka planından bağımsız olarak anlamak mümkün değildir. Özellikle sorulara istinaden inen kıssalar, bizatihi Arap toplumu arka planı ile birlikte değerlendirilmek zorundadır. Mesela Ashab-ı Kehf kıssası, Zülkarneyn kıssası bu duruma en iyi örnekliktir. Tabiidir ki, Tevrat ve İncil’de yer alan kıssalardan bahseden Kur’an’ın kıssalarını da bu minvalde değerlendirerek kıssaları ortamdan yani Tevrat ve İncil’den bağımsız algılamamak gerekmektedir. Çünkü Kur’an, kıssalarını “sıfır” bilgi sahibi bir topluma bildirmemektedir. Kur’an, o toplum arka planının yazılı kültüründe mevcut bulunan kıssaları, tevhidi açıdan tashih ve hidayete yönelik açıdan ıslah etmektedir. Binaenaleyh Kur’an kıssalarını, muhatap toplum arka planı da gözeterek doğru anlaşılması üzerinde metodoloji tesis etmek ve bu yönde çalışmalar yapmak gerekmektedir.

 

 

 

 

Dipnotlar:

[1] İzzet Derveze, Kur’an’ı Anlamada Usul, s.135, Ekin yayınları, İstanbul-2008.
[2] Muhammed Ahmed Halefullah, Kur’an’da Anlatım Sanatı, s.265-266, Ankara Okulu yayınları, Ankara–2002.
[3] Hikmet Zeyveli, I. Kur’an Sempozyumu, Müzakereler I, s. 142, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994.
[4] Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.217-220.
[5] Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.205-221.
[6] 5/Maide, 44.
[7]  5/Maide, 68.
[8] M. İslamoğlu, Yahudileşme Temayülü, s. 64-65, Düşün yayıncılık, İstanbul-2009.
[9] M. İslamoğlu, A.g.e, s. 94.
[10] 87/A’la, 18-19.
[11] 17/İsra, 101.
[12] 37/Saffat, 137-138.
[13] 7/Araf, 101.
[14] İzzet Derveze, A.g.e, s.146.
[15] 20/Taha, 99.
[16] W. Montgomery Watt, İslam Nedir, s. 99, Birleşik yayıncılık, İstanbul-1993.
[17] W. Montgomery Watt, A.g.e, s. 101.
[18] 5/Maide, 20-26.
[19] 5/Maide, 27-32.

Comments are closed.