HZ. NUH KAÇ YIL YAŞADI?

Kur’an’ın Meryem Kıssası ve Hükümdar Necaşi
2 Mayıs 2017
ALTIN BUZAĞI KISSASINDAN TARİHSEL BİR PORTRE: SAMİRİ KİMDİR
3 Mayıs 2017

HZ. NUH KAÇ YIL YAŞADI?

a- Giriş

Kur’ân-ı Kerîm’de, Nuh peygamberin[1] tarihsel yaşamı hakkında önemli şu ayrıntı açıklanmaktadır. “Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî, fe lebise fîhim elfe senetin illâ hamsîne âmen, fe ehazehumut tûfânu ve hum zâlimûn / Ve andolsun ki biz Nuh’u, kavmine gönderdik de aralarında tam bin yıldan elli yıl eksik bir müddet kaldı; derken onları tufan helâk etti ve onlar zalimlerdi.”[2]

Kur’ân, anlattığı kıssalarda, kıssaların kahramanlarına dair tarihsel hususlarda pek fazla bilgi vermediği halde Hz. Nuh’un biyografik yaşamına dair önemli bir tarihsel bilgi aktarmaktadır. Kur’ân’da yer alan diğer kıssalarda olduğu gibi Nuh kıssasında da mücmel/kısa/öz bir anlatımın var olduğu gerçeği karşısında; Ankebut sûresindeki mezkûr âyette yer alan “…elfe senetin illâ hamsîne âm…. / ….bin yıldan elli yıl eksik…” tarihsel ifadesinin kâmil manada anlaşılabilmesi için, Kur’ân’ın iniş süreci arka planının, bilhassa Tevrât’ın bu husustaki mâlûmatına dikkat edilmesi gerekmektedir.

Kur’ân, Nuh kıssasını mücmel olarak aktarmaktadır. Bunun başlıca nedeni, bu kıssanın, Arap cahiliyye toplumunca eksik-gedik şekilde de olsa biliniyor olmasındandır. Nuh isminden[3] başlayarak, onun başından geçen Tufan hadisesi, insanlığın yeniden doğuşu ve kavminin putlarına[4] dair birçok mâlûmat, Kur’ân’ın nâzil olduğu Arap toplumu alt yapısında bulunmaktaydı. Binaenaleyh nâzil olduğu esnada Kur’ân, bu mâlûmatın bir kısmına mücmel bir nitelikte değinerek, temas ettiği bu mücmel kısımlar üzerinden tevhid ve hidâyete dayalı mesajlar sunmuştur.

Arap cahiliyye toplumunun eksik-gedik de olsa bu “zanni” bilgisinin ana kaynağı Ehl-i Kitap yani, Yahudi ve Hristiyan topluluğu ve onların ellerindeki Tevrât kitabıdır.

Bu yüzden diğer Kur’ân kıssalarında olduğu gibi Nuh kıssasında da Tevrât’ın Nuh kıssasındaki tarihsel nitelikteki verileri nazarı dikkate alarak, Kur’ân perspektifinde mufassal açılımlarda bulunmamız gerekmektedir.

b- Kur’ân’ın nüzûlü esnasında Nuh kıssasının Arap toplumu arkaplanı

Kur’ân nâzil olduğu esnada cahiliyye Arap toplumunun, Nuh (as) hakkında birtakım bilgileri vardı. Bunu nereden biliyoruz, çünkü Kur’ân, bilinmeyen bir olayı kıssa etmez. Bilinen bir kıssadan hareketle ona dair Arap toplumundaki mâlûmatın eksik ve yanlış olan tevhidi ve hidâyet edicilik vasfını; revize[5] ve restore[6] ederek anlatır. “Kur’ân kıssaları ya bilinenlere işaret etme veya çevrenin bildiği ve hiçbir şekilde yabancısı olmadığı olaylara kısaca atıflar biçimindedir. (…) Tanınan ve meşhur olan şahsiyetler ile o çevrede yaygın olan olaylar Kur’ân’da en fazla kullanılan kıssa öğeleridir ve bunun aksine bilinmeyen olaylar ile tanınmayan şahsiyetler fazla kullanılmamıştır. (…) Kur’ân’ın metodu; kıssayı Arap Coğrafyasından veya Arap mantalitesinden aldığı unsurlar üzerine bina etmekten ibarettir. Bunun amacı, kıssaların muhataplar üzerinde derin etkiler bırakmasını sağlamak, bilinen ve tanınan, olağan olay ve kişilerden, bilinmeyen ve yabancı fikir ve düşüncelere varmaktır.”[7]

“Mesela Hanif şair Ümeyye b. Ebî Salt’ın şiirlerinde Hz. Âdem’den, Nuh’tan, İbrâhim’den, Zülkarneyn’den, Lokmân’dan, Lût’tan, hatta Sedûm’dan ve Firavun’dan bahsedilmektedir. (….) Nuh kıssası meşhur bir hadisedir. Bunun câhiliye toplumu tarafından bilinmediğini düşünmek zor bir ihtimaldir. Müfessir Hâzin olaya bu noktadan yaklaşarak diğer Tefsir otoriteleri gibi genel ifadeler kullanmak yerine âyete farklı bir yorum getirmiştir. Ona göre bu kıssa nüzûl çevresinde (Mekke-Medine) bilinmekte idi. Ancak kıssa ana hatları ile bilindîği için âyetteki ayrıntılar muhataplar açısından malum değildi. (….) Tefsir kaynaklarında nakledilen haberler ile Ümeyye b. Ebi Salt’ın şiirleri göstermektedir ki, Kur’ân’ın ilk muhataplarının bulunduğu çevrede Hz. Muhammed’in (sav) tebliğ ettiği vahyî bilgilerin ve Kitab-ı Mukaddes’te anlatılanların dışında kıssalar hakkında bazı bilgiler mevcuttu. Bu bilgilerin kaynağı Ehl-i kitabın, özellikle de Yahudilerin sözlü kültürleri olabileceği gibi, Mekkeli müşriklerin onlardan esinlenerek ya da atalarından devralarak nesilden nesile aktardıkları hikâyeler de olabilir. Her durumda bunlar, o dönemde Kur’ân kıssalarının kısmen de olsa bilindîği konusunda bir fikir vermektedir. (…..) Kur’ân-ı Kerîm’de Nuh peygamberin kavmine ait olduğu ifade edilen putlardan Vedd, Süvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesrin, Arap kabilelerine intikal etmesi müşrik Arap toplumunun Nuh peygamberin kıssası hakkında bilgi sahibi olduğunu gösteren başka bir hakikattir.”[8]

Dolayısıyla Arap toplumunun, Nuh (as) hakkındaki bilgilerinin yazılı ana kaynağı Tevrât’tır[9]. Buradan mutasyona uğrayan birtakım sözlü rivâyetler ise müşrik Arapların kültürel mâlûmatı arasındadır. Bu nedenle Kur’ân’ın, Nuh kıssası âyetleri nâzil olduğunda müşriklerden hiçbir kimse “Nuh” ne demektir veya “Nuh” kimdir diye sormamıştır. Bunun başlıca delili Tevrât’ta geçen Noah[10] isminin süreç içerisinde Arapçalaşarak[11] Nuh’a dönüşmesinden rahatlıkla anlayabilmekteyiz. Dolayısıyla Kur’ân, Arapların bildiği bir Nuh ve onun kıssasından bahsederken hiç kimse Hz. Muhammed’e (sav) “sen neyden veya kimden bahsediyorsun” dememiştir.

Nuh kıssasının Arap arka planındaki mâlûmatının ana kaynağı olan Tevrât’taki Nuh’un kıssası, onun ilk beş kitabından ilki olan Tekvin/Yaratılış kitabında bulunmaktadır.

Tevrât, Hz. Nuh’un kişisel biyografisi ile ilgili şu detaylı tarihsel mâlûmatı vermektedir.

“(Nuh’un babası) Lemek yüz seksen iki yaşındayken bir oğlu oldu. “Rab’bin lanetlediği bu toprak yüzünden çektiğimiz eziyeti, harcadığımız emeği bu çocuk hafifletip bizi rahatlatacak” diyerek çocuğa Nuh adını verdi. Nuh beş yüz yıl yaşadıktan sonra Sam, Ham ve Yafet adlı oğulları doğdu.”[12]

“Yeryüzünde tufan koptuğu zaman Nuh altı yüz yaşındaydı.”[13]

“Nuh tufandan sonra üç yüz elli yıl daha yaşadı. Toplam dokuz yüz elli yıl yaşadıktan sonra öldü.”[14]

Hz. Nuh’un Tevrât’ta yer alan biyografisindeki bu tarihsel mâlûmat ile Kur’ân’ın Ankebut sûresinde onun yaşamı ile ilgili bildirilen biyografik rakam tamamen uyuşmaktadır. Tevrât; “Toplam dokuz yüz elli yıl yaşadıktan sonra öldü.” derken, Kur’ân; “…aralarında tam bin yıldan elli yıl eksik bir müddet kaldı..” demektedir.

Kur’ân, Tevrât’ta olduğu gibi yalın bir ifade ile “dokuz yüz elli yıl yaşadı” dememekte bilakis bunu bin sayısı ile birlikte “…bin yıldan elli yıl eksik…” olarak belâgatle ifade etmektedir.  “Âlimlerden bazıları,  sayıdaki istisnanın,  geriye kalanı söylemek olduğunu ifade etmişlerdir. Meselâ bir kimse “Falancanın bende, üç hariç, on (dirhem, dinar) alacak vardır” dediğinde, o kimse sanki “Onun bende yedi (dirhem, dinar) alacağı vardır” demiştir. İşte bu bilinince, Cenâb-ı Hakk’ın; “Elli yıl eksik olmak üzere, bin sene” ifadesi, “dokuz yüz elli sene” demiş gibi olur. O halde böyle demeyip de başka bir üsluba geçilmesinin faydası nedir? Deriz ki: Zemahşerî bunda iki faydanın bulunduğunu söyler: 1) İstisna, katiyyete delâlet eder; bu sebeple, istisnanın terkedilmesi ise, bazen takrîbî bir mana düşündürebilir. Çünkü bir kimse, “Falanca yüz sene yaşadı dediğinde, onun, kat’i olarak değil de yaklaşık olarak yüz sene demiş olması zannedilebilir. Ama o kimse, “bir ay hariç, bir sene hariç yüz sene” dese, o zaman bu zan izale olur ve bundan katiyyet anlaşılır. 2) Nuh’un (as) kavmi içinde kalış müddetini zikretmek, onun çok sabrettiğini beyan etmek içindîr. Binâenaleyh Hz. Peygamber’in (sas), tebliğ süresi daha az olduğu için, onun sabretmesi, evleviyetle gerekir. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hak kendisi için vaad olunmuş müstakil bir isim bulunan adetler mertebesinin en üstüne bulunan sayıyı zikretmiştir. Çünkü sayıların mertebesi, birlerden ona; onlardan yüze ve yüzlerden de bine doğrudur. Bundan sonra da, sayılan tekrarlamak sûretiyle diğer çokluklar gelir. Meselâ, on bin, yüz bin, bin kere bin (milyon) denilir.”[15]

c-      Kur’ân’ın “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesinin anlaşılmasında Müfessirler arasındaki ihtilaflar

Hz. Nuh’un yaşamına dair Tevrât’taki biyografi, onun, kavmi arasında tam dokuz yüz elli yıl yaşadığını kesin olarak yansıtırken; Kur’ân’ın onun yaşamı ile ilgili “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesi, Müfessirler arasında ihtilaf konusu olmuştur.

Kur’ân’ın bahsettiği “dokuz yüz elli” yıllık süre onun doğumu ile ölümü arasını mı yansıtmakta yoksa kavmi arasındaki rasûllük müddetini mi yansıtmaktadır, bu husus üzerinde Müfessirler arasında tam manasıyla ittifak sağlanamamıştır.  “Nuh (as) el-Cezire’de peygamber olarak gönderilmiştir. Kaç yıl ömür sürdüğü hususunda farklı görüşler vardır. Yaşının, şanı yüce Al­lah’ın Kitabında zikrettiği kadar olduğu söylenmiştir. Katade dedi ki: O kendilerini davete başlamadan Önce aralarında üç yüz yıl kaldı. Onları üç yüz yıl davet etti, Tufan’dan sonra da üç yüz elli yıl yaşadı. İbn Abbas dedi ki: Nuh (as) kırk yaşında peygamber oldu. Kavmi arasın­da ise elli yıl eksiği ile bin yıl süreyle kaldı. Tufan’dan sonra ise insanlar ço­ğalıp etrafa yayılıncaya kadar altmış yıl yaşadı. Yine İbn Abbas’tan şöyle de­diği rivâyet edilmiştir: İki yüz elli yaşında iken peygamber oldu, aralarında el­li yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan’dan sonra iki yüz yıl yaşadı. Vehb de­di ki: Nuh (as) iki bin dört yüz yıl yaşadı. Ka’b el-Ahbar dedi ki: Nuh kavmi arasında elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan’dan sonra ise yetmiş yıl yaşa­dı. Böylelikle onun toplam yaşı bin yirmi yıldır. Avn b. Ebi Şeddad dedi ki: Nuh (as) üç yüz elli yaşında iken peygamber oldu. Kavmi arasında ise elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan’dan sonra ise üç yüz elli yıl yaşadı. Böylelikle toplam yaşı bin altı yüz elli yıl etmektedir. Bu­na yakın bir rivâyet el-Hasen’den de gelmiştir. El-Hasen dedi ki: Ölüm me­leği Nuh’un (as) ruhunu kabzetmek üzere geldiğinde; Ey Nuh dedi. Dünya­da kaç yıl yaşadın? O: Peygamberlikten önce üç yüz yıl, kavmim arasında el­li eksiği ile bin yıl, Tufan’dan sonra da üç yüz elli yıl, dedi. (…..) Enes’in de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Yüce Allah, Nuh’u (as) kavmine peygamber olarak göndereceğinde o iki­ yüz elli yaşında idi. Kavmi arasında elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan’dan sonra da iki yüz elli yıl kaldı. (…..) İbnu’l-Verdî dedi ki: Nuh (as) kamıştan bir ev yaptı. Ona: Bir başka ev yapmış olsaydın keşke, denildi. O: Ölecek kimseye bu dahi fazladır, dedi. Ebu’l-Muhacir dedi ki: Nuh (as) kavmi arasında elli yıl eksiği ile bin yıl süreyle kıldan bir çadır içerisinde kaldı.”[16]

Kurtubî’nin bu rivâyetlerinde yer alan Müfessirlerin, Hz. Nuh’un biyografisi ile ilgili verdikleri rakamların Kur’ân perspektifinden bakıldığında sahih bir mesnedinin! olmadığını görmekteyiz. Bu Müfessirlerin hiç biri, Hz. Nuh’un yaşamındaki tarihsel bilgiler ile doğrudan alakaları olmadıkları halde verdikleri tarihsel ve sayısal bilgilerle adeta “recmen bil gayb / gaybı taşlamakta[17]”dırlar.

İbn-i Kesir, Müfessir Katade’nin, Nuh’un (as); üç yüz elli artı, üç yüz elli artı, üç yüz elli yıllık tasnifler halinde toplam bin elli yıl yaşadığı rivâyeti hakkında şöyle der: “Bu garip açıklamadır. Âyetin akışının zahiri ise; onun kavmi içinde onları Allah’a çağırarak dokuz yüz elli sene kaldığına delalet etmektedir.”[18]

Bu husustaki bir diğer olumsuz rivâyet için İbn-i Kesir şu yorumu yapmaktadır: “Avn İbn Ebu Şeddâd der ki: Allah Teâlâ Hz. Nuh kavmine, o, üç yüz elli yaşındayken peygamber olarak gönderdi. Onları, dokuz yüz elli sene Hakk’a çağırdı. Bundan sonra da üç yüz elli sene yaşadı. İbn Ebu Hatîm ve İbn Cerîr tarafından nakledilen bu açıklama garibdir. Doğruya yakın olan, İbn Abbas’ın (bin elli yıl yaşadı) sözüdür ki en doğrusunu Allah bilir.”[19]

Mesela “Vehb de­di ki: Nuh (as) iki bin dört yüz yıl yaşadı.(….) Ka’b el-Ahbar dedi ki: Nuh kavmi arasında elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan’dan sonra ise yetmiş yıl yaşa­dı. Böylelikle onun toplam yaşı bin yirmi yıldır.” ifadelerinin nasıl bir mesnedi vardır ki; hem Kur’ân’a hem de Tevrât’ın tarihsel beyanlarına aykırı bu rakamsal ifadeler; Yahudi dönmesi[20] oldukları bilinen bu kişilerden rahatlıkla! sadır olabilmekte ya da onlara dayanılarak bu tip rivâyetler rahatlıkla aktarılabilmektedir.

Yine Kurtubî Tefsirinde yer alan bir başka rivâyette şöyle denilmektedir: “Rivâyet olunduğuna göre, ona bin yıllık ömür verilmişti. O ömründen elli yılı çocuklarından birisine bağışlamıştı. Ölüm vakti gelince, bu sefer bi­ni tamamlamaya döndü.”[21]  Bu rivâyeti Kur’ân perspektifinden irdelediğimizde, Kur’ân’ın gayb ve ecel kavramları ile hiç ama hiç uyuşmadığı görülecektir. Kur’ân, gayb ve ecel kavramları hakkında insanların durumunu şöyle açıklar:

“O, (Gayb) bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır.”[22]

“Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”[23]

O halde Kurtubî Tefsirinde yer alan Hz. Nuh’un yaşamı ile ilgili tarihsel mâlûmatın Kur’ân perspektifinden hiç bir mesnedi yoktur. Kur’ân kıssalarının anlaşılmasında problem konulardan biri olan bu tip “İsrailiyat” ve “indî” nevi olguların, kıssaların mufassallaştırılmasındaki metodsuzluğun bir göstergesi olduğu kanaatindeyiz.

d-     Hz. Nuh’un yaşı olgusuna alternatif modern yaklaşımlar

Geleneksel Tefsir anlayışının, Kur’ân perspektifinden bakıldığında sahih bir mesnedinin olmadığı anlaşılan İsrailiyat ve Müfessirlere ait indî/keyfi yorumların oluşturduğu efsanefî/Mitolojik kültürel anlamdaki Nuh peygamber kıssası mâlûmatının getirdiği zâfiyete tepki olarak başlatılan modern Tefsir algısında ise Hz. Nuh’a ait Kur’ân’da yer alan “Bin yıldan elli yıl eksik” ifadeli tarihsel sürecin, seküler bir anlayışa indîrgenmeye çalışıldığını gözlemlemekteyiz.

Mustafa İslamoğlu; “Hz. Nuh’un ömürlük davetinin çok kısa kısmı hariç tamamına yakınının “çetin ve zor” geçtiğini söyleyebiliriz. (….) “Elli yıl eksiğiyle” bin sene kalmıştı ifadesi, peygamberlik öncesi hariç bir insanın yaşayabileceği en uzun süre kavmini yılmadan usanmadan davet ettiğine delalet eder.”[24] diyerek; Hz. Nuh’a dair Kur’ân ve Tevrât’ta geçen dokuz yüz elli yıllık tarihsel süreci te’vil etmeye çalışarak, normal bir insan yaşamı süreci (mesele 50-100 yıl yaş aralığı gibi) içerisindeki “zorlu tebliğ yıllarına” delalet ettiğini savunmaktadır.

Yazar, Hakkı Yılmaz da bu minvalde bir yorum yapmaktadır. “Bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki, âyet, Nuh’un 950 sene yaşadığını veya peygamberlik ettiğini değil, çok uzun süre sıkıntılı yaşadığını, ömrünün elli senesinin de normal koşullarda geçtiğini ifade etmektedir. Kanaatimize göre, normal koşullarda geçen bu elli sene de onun peygamber olmazdan evvelki sivil hayatıdır.”[25]  Yazarın, Ankebut sûresi 14. âyetine verdiği meal de bu doğrultudadır. “Ve Andolsun ki, Biz, Nuh’u kendi toplumuna elçi gönderdik de, içlerinde elli yılı sıkıntısız nice uzun seneler kaldı.”[26]

Çağdaş yazarlardan İhsan Eliaçık’ta benzer görüştedir. “’Bin yıldan elli yıl eksik yaşamak’: Hz. Nuh anlatılırken kullanılır. Nuh’un 950 yıl yaşadığını değil; çok uzun süre aralarında kalıp “Etrafındaki ayak takımını (erâzil) kov” diyen kavmin kodamanlarına (ekâbir) karşı uzun soluklu bir mücadele içine girdiğini ifade eder. Çokluktan kinaye bir deyimdir. Sürenin çok uzun olduğunu anlatmak için kullanılır. Türkçede kullanılan “Sittîn (60) sene oldu”, “Kırk yıl dağda gezdim”, “Yediği herze 40’ı geçti”… deyimleri gibidir.”[27] Yorumunu yapmaktadır.

Hz. Nuh’un “dokuz yüz elli” yıl değil, normal bir insan yaşamı veya biraz daha “uzun” bir süre yaşadığını iddia eden bu modern anlayışın daha uç yorumlarda bulunduğunu da gözlemlemek mümkündür. Bu hususta Prof. Dr. Cemal Sofuoğlu çok değişik bir iddiada bulunmaktadır. “Bazı kaynaklarda rastladık diyor ki; “o devirlerdeki zaman ölçüsüne göre” dokuz yüz elli sene yaşamıştır. Yapılan Arkeolojik incelemelerde; Arkeolog Eyüp Ay bey’in verdiği bilgilere göre Nuh Tufanından önce Mezopotamya’da kullanılan takvimde bir Ay’ı bir yıl gibi kabul ediyorlarmış. Yani Nuh dokuz yüz elli sene yaşadı demek dokuz yüz elli “ay” yaşadı demekmiş. Tufan’dan sonra takvim değişiyor ve bugünkü insanların kullandığı gibi takvim yaşı kullanılıyor. Bu ölçülere göre baktığımız zaman Nuh peygamberin yaşının 75, 76, 74 olduğu anlaşılmaktadır.”[28]

Buna mümasil olarak Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu konuda parantez içi açıklamalı şu meali vererek, Cemal Sofuoğlu ile aynı görüşte olduğunu beyan etmektedir. “Biz vaktiyle Nuh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. Nuh (o dönemdeki takvime göre) dokuz yüz elli yıl kavminin arasında kaldı.”[29]

e-      Kıssa’nın anlaşılmasında doğru metodoloji ne olmalıdır

Ankebut sûresindeki, Hz. Nuh’un yaşamı ile ilgili açıklanan “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesinin doğru anlaşılmasında ortaya çıkan bu kadim ve çağdaş ihtilafların, Kur’ân kıssalarının anlaşılmasında sahih bir metodolojinin geliştirilmemesinden kaynaklandığını gözlemlemekteyiz.

Hz. Nuh kıssası ile ilgili “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesi üzerinde öncelikle şu soruyu sormamız gerekmektedir. Bu ifade nâzil olduğunda Kur’ân’ın hitabettiği Arap toplumundaki kıssa hakkındaki alt yapı ve takvimsel anlayış nedir?

Bu sorunun, cevabı aranmadan veya doğru cevabı bulunmadan Nuh kıssasındaki “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesinin doğru ve kâmil manada anlaşılamayacağını ifade etmek istiyoruz. Nitekim bu yüzden zamanımıza kadar gelen bir ihtilaf ve yine bu ihtilaftan kaynaklanan alternatif seküler nitelikli anlayışlarla birlikte mesele sürüp gitmektedir.

Nuh kıssası ve “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesi nâzil olduğunda Kur’ân’ın hitabettiği toplumda Tevrât’tan kaynaklı bir kültürel alt yapı bulunmaktaydı. Bu yüzden Kur’ân, Tevrât’ta var olan somut bir bilgi üzerinden tevhidi anlamda ve hidâyet edici özellikte mesaj ve ibretler sunmaktadır.

Kur’ân, kendinden önceki kitapları doğrulayan bir kitaptır. “Biz sana da kendinden önce gelmiş olan kitapları (Tevrât, Zebur, İncil ) doğrulamak ve böylece onları koruma altına almak üzere, gerçeği bildiren kitabı indîrdik.”[30] Kur’ân, kendisi ve önceki kitaplar ilişkisini açıklarken şunları beyan eder: “Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır. İbrâhim ve Musa’nın kitaplarında.“[31]  “İsrail oğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten sonra Allah’ın nimetini (âyetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah’ın azabı şiddetlidir.”[32]   Bu ve benzeri nice âyetler, Kur’ân’ın anlatım metodu içerisinde geçmiş kitaplarda yazılı benzer konuların var olduğunun altını çizmektedir.

Yani Kur’ân, geçmiş kitaplarla (Tevrât, Zebur, İncil) aynı muhteviyata sahip ve bu muhteviyatın büyük bir kısmını oluşturan kıssaları, tevhidi ve hidâyet edicilik açısından yeniden anlatırken geçmiş kitaplardaki anlatım metodunu ayniyle uygulamamaktadır. Bunun bir sebebi de geçmişte anlatılan ve tasdik ettiği mâlûmatı aynıyla tekrar etmemek ve aynı zamanda bu muhteva içerisinde tevhidi anlamdaki sapmaları (tahrif)  göstermek ve izah etmektir.

Dolayısıyla Kur’ân; Nuh’un (as) yaşamı ile ilgili bilinen şeyleri aynıyla tekrarlamaktansa, Tevrât’ta yer alan tarihsel bilgiden hareketle “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesi ile Nuh’un uzun yaşamı ve bu yaşamdaki tevhidi mücadelesine dikkat çekmektedir.

Böylece Kur’ân; Müslümanlar açısından “Bin yıldan elli yıl eksik” ifadesi üzerinden rasûller ve toplumları arasındaki beşeri ve tevhidi ilişkiye dikkat çekmektedir. Bir rasûl “bin yıldan elli yıl eksik” bir süre kavmi içerisinde yaşamış, bilinen ve güvenilir kişi olsa bile kavminin hemen ona inanmayabileceği, rasûllerin kavimlerine tebliğ sürelerinin bu yüzden değişebileceği, Müslümanların tebliğde sabırlı ve ısrarlı olmaları gerektiği, Allah’ın azabının kâfirler üzerine hemen inmediği gibi çok çeşitli tevhidi ve hidâyet edici mesajlar sunulmaktadır.

Bu tevhidi ve hidâyet edici mesajlara mukabil kâfirler açısından da öğüt ve ibret olarak algılanılması istenen mesajlar vardır. Yani peygamberler, içinde uzun yıllar yaşadıkları kavimleri içerisinden çıkarlar, onlar kavimlerince bilinen ve doğru, emin kişilerdir. Bu rasûller, ısrarla ve uzun süreler tebliğ vazifesini yılmadan usanmadan sürdürürler. Müşrikler uzun veya kısa bir süre içerisinde vahye ve rasûle olan inkârlarının ve mücadelelerinin karşılığı olan azabı görürler, gibi….

Nuh kıssası hakkında kültürel bazlı mâlûmatı bulunan cahiliyye dönemi Araplarının efsanevi/mitololojik karakterli, tevhid içerikli olmayan veya tevhidi içeriği saptırılmış ya da azaltılmış dolayısıyla hidâyet edici de olmayan bilgileri, Kur’ân’ın, Nuh kıssası vasıtasıyla tevhidi ve hidâyet edici olarak onlara hatırlatılmaktadır.

Ehl-i Kitap müntesipleri açısından bakıldığında, anlatılan kıssalar ve konumuz olması hasebiyle spesifik olarak Nuh kıssası anlatımıyla; Hz. Muhammed ve onun getirdiği vahyin, ellerindeki Tevrât, Zebur, İncil ve onun mübelliği rasûlleri gibi tevhidî kaynaklı olduğu vurgulanmaktadır.

Çünkü Tevrât’ta yapılan tahrifatla; “Nuh’un öyküsü şuydu: Nuh doğru bir insandı. Çağdaşları arasında kusursuz biriydi. Tanrı yolunda yürüdü.”[33] gibi bir anlatımla; Hz. Nuh, bir peygamber olmaktan çıkarılarak “Aziz” dindar bir kişi olarak aktarılmaktadır. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’deki “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesi öncesinde “…Ve andolsun ki biz Nuh’u, kavmine gönderdik…” denilerek Tevrât’ta iddia[34] edildiği gibi onun “Aziz” dindar bir kişilik değil, bir rasûl olduğu tashih edilmektedir. Böylece geçmiş kitaplardaki tahrif olgusu revize ve restore edilerek edilerek, tevhidi bir gerçeklik ortaya konmaktadır.

“Bin yıldan elli yıl eksik” ifadesinin bulunduğu Ankebut sûresinin on dört ve bir sonraki on beşinci âyetinin içerdiği Nuh kıssasındaki mücmellik, doğru ve sahih! olarak mufassallaştırıldığında ortada problem kalmamaktadır. Tevrât, Hz. Nuh’un yaşamı hakkında şöyle der: “(Nuh) Toplam dokuz yüz elli yıl yaşadıktan sonra öldü.”[35]  Tevrât’ın verdiği tarihsel bilgi ile Kur’ân’ın verdiği “bin yıldan elli yıl eksik” tarihsel bilgisi örtüşmektedir.

Bazı Müfessirlerin iddia ettiği gibi eğer Hz. Nuh, Kur’ân’da belirtilen “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesinden daha uzun yaşamış da bu yaşamının sadece “dokuz yüz elli sene”sinde helâk olan kavminin insanlarına rasûllük dolayısıyla tebliğ yapmışsa şunları sormak gerekir:

Hz. Nuh, Tufan’dan sonraki kurtulan kavmine, rasûllük yapmamış mıdır?

Dolayısıyla Hz. Nuh, kavmine rasûllük öncesi ne kadar yaşamıştır?

Tufan sonrası ne kadar yaşamıştır?

Hz. Nuh’un, helâk olan veya kurtulan kavmi insanlarının ömrü ne kadardır?

Bu dokuzyüz elli yıllık uzun ömür, kavmi içerisinde sadece ona mı hasredilmiştir?

Eğer böyle ise kavminden (50 yaş-yüz yaş vs. gibi) normal ömürlü! kaç nesile, rasûllük yapmıştır?

Kur’ân’daki, Nuh kıssasının mücmel anlatımı ile bu tür sorulara nasıl cevap verilebilecektir? Görüleceği üzere mücmel bir kıssa anlatımı, sahih bir metodolojiye dayanmadan “İsrailiyat” ve “indî” yorumlarla mufassallaştırılıp, anlaşılmaya çalışılırsa bir yığın kelâmi sorular ve sorunlar ortaya çıkacaktır.

Geleneksel Tefsir anlayışının mezkûr ihtilaflarına çözüm getirmek ve çağın seküler din anlayışına kıssayı entegre! etmek isteyen modern yorumcular ise Kur’ân’ın nâzil olduğu arkaplanı görmezden gelerek, çağdaş birtakım bulgulara dayanan yorumlarla[36]  kıssanın tarihsel algısını, Kur’ân perspektifinden ayrıştırıp onu adeta modifiye yaparak, seküler hale getirmektedirler.

Seküler açıdan bakıldığında bile en azından tarihsel nitelikli bir belge olan Tevrât’ı dahi kale almayıp, sadece modern arkeolojiyi baz alan çağdaş yorumcular; Kur’ân ve Tevrât bağlamlı ilk dönem insanlarının uzun yaşamlarına dayanan Kur’ân’daki  “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesini, modern ve seküler anlayışa entegre etmek için arkeolojik mâlûmata veya kelimelerin Lugâvi veya Etimolojik anlamları üzerinden geliştirdikleri bir takım seküler yorumlara sığınmaktadırlar.

Kur’ân’ın nüzûlü esnasında ellerinde Tevrât kitabı bulunan Ehl-i Kitap müntesipleri, Kur’ân’daki Nuh kıssası âyetleri içerisindeki “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesini Tevrât’taki Hz. Nuh’un, dokuz yüz elli yıl yaşadığı anlatımına atfederek; konuyu, onun, kendisi öncesi, Hz. Âdem’den başlayarak ve kendinden sonra sıralanan nesebi içerisindeki insanların uzun ömür süreleri anlatımları veçhesinde zahiri bir anlatım olarak algılamışlardır.

Tabi ki, Ehl-i Kitap harici müşrikler de bu algı mümasili düşünmekteydiler. İlk dönem Müslümanlarının da bu minvalde düşündükleri kanaatindeyiz. Aksi hal, Hz. Nuh’un bu uzun yaşam süresine itiraz rivâyetlerinin gündeme gelerek, bize kadar yansıması olmalıydı.

Kadim Tefsir anlayışının müntesibi Müfessirlerimiz de Kur’ân’ın, Hz. Nuh’un yaşamını dair “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesini,  dokuz yüz elli yıllık, “yıl” periyodunda ömür olarak algıladıklarını; yalnızca bu ömrün, Nuh’un (as) tüm mü yoksa tebliğ esnasındaki ömrü mü olduğunda ihtilaf ettiklerini gözlemlemekteyiz.

f-       Tevrât’ın Hz. Nuh ve diğer insanlar hakkındaki ömür süreleri anlatımları

Tevrât’taki uzun ömür süreleri ile ilgili anlatımlara bakalım. Nuh öncesi onun atalarının ömür süreleri:

“Âdem toplam dokuz yüz otuz yıl yaşadıktan sonra öldü.”

“Enoş’un doğumundan sonra Şit sekiz yüz yedi yıl daha yaşadı.”

“Enoş toplam dokuz yüz beş yıl yaşadıktan sonra öldü.”

“Kenan toplam dokuz yüz on yıl yaşadıktan sonra öldü.”

“Yeret’in doğumundan sonra Mahalalel sekiz yüz otuz yıl daha yaşadı.”

“Hanok’un doğumundan sonra Yeret sekiz yüz yıl daha yaşadı.”

“Metuşelah (Hz. Nuh’un dedesi) toplam dokuz yüz altmış dokuz yıl yaşadıktan sonra öldü.”

“Lemek (Hz. Nuh’un babası) toplam yedi yüz yetmiş yedi yıl yaşadıktan sonra öldü.”[37]

Hz. Nuh sonrası onun nesebinin ömür süreleri:

“Arpakşat’ın doğumundan sonra Sam beş yüz yıl daha yaşadı.”

“Ever’in doğumundan sonra Şelah dört yüz üç yıl daha yaşadı.”

“Terah (Hz. İbrâhim’in babası Azer)  iki yüz beş yıl yaşadıktan sonra Harran’da öldü.”[38]

Tevrât’ta, Hz. Âdem’den başlayarak verilen bu uzun yaşam süreleri, Hz. Nuh sonrasında azalarak devam eder. Hz. Davud ve Süleyman’a doğru gelen süreçte insan ömrünün günümüz seviyelerine doğru indîği anlaşılmaktadır.

“Sâra yüz yirmi yedi yıl yaşadı. Ömrü bu kadardı.”[39]

“İbrâhim yüz yetmiş beş yıl yaşadı. Ömrü bu kadardı.”[40]

“İsmail yüz otuz yedi yıl yaşadıktan sonra son soluğunu verdi. Ölüp halkına kavuştu.”[41]

“İshak yüz seksen yıl yaşadı.”[42]

“Yusuf yüz on yıl yaşadı.”[43]

“Firavun, Yakup’a, “Kaç yaşındasın?” diye sordu. Yakup, “Gurbet yıllarım yüz otuz yılı buldu” diye yanıtladı, “[44]

“Davud otuz yaşında kral oldu ve kırk yıl krallık yaptı.”[45]

g-      “Bin yıldan elli yıl eksik” ifadesinin İslam Tefsir algısı üzerine mütalaa

Günümüze kadar ulaşan geleneksel Tefsir anlayışının da Tevrât’a direk atıf yapmadan ondaki bu uzun ömür süreleri mümasili çeşitli tarihsel kabulleri dillendirdiklerini müşahede etmekteyiz. Dolayısıyla kadim Tefsir anlayışı; Hz. Nuh kıssasındaki “Bin yıldan elli yıl eksik” ifadesini, literal/lafzi anlamdaki rakamsal ifadenin tam karşılığı “dokuz yüz elli yıl” olarak algılarken, bu sürenin onun tebliğ ya da peygamberlik sürecine mi yoksa tüm hayatına mı ait olduğu hususunda ihtilaf etmektedir.

Modern/Çağdaş Tefsir algısı ise Ankebut sûresinde bildirilen “Bin yıldan elli yıl eksik” ifadesinin literal/zahiri anlamına itiraz ederek bunu Arkeoloji ve Lugâvi vasıtalarla te’vil ederek sekülerleştirme (!) yoluna gitmektedir.

Burada şu önemli soru sorulmalıdır. Modern Tefsir algısının, bu metodu, geleneksel Tefsir algısı tarafından geçmişte neden uygulanmamış veya kabul görmemiştir?

Buna verilecek ilk cevap cahiliyye Arapları ve Kur’ân’ın nüzûlü sonrası toplumlarında Arkeoloji bilgisinin gelişmemiş olması hasebiyle yıl hesabının, Nuh dönemi yıl hesabıyla uyuşmadığını bilememeleri ya da algılayamadıkları olacaktır.

Yani, Nuh dönemi sonrası Mezopotamya uygarlığında bir ay eşittir, bir yıl olarak karşılık buluyordu. Dolayısıyla Kur’ân “Bin yıldan elli yıl eksik” olarak, dokuz yüz elli yıl derken, aslında yaklaşık yetmiş beş yıla tekabül eden bir yıl miktarı vermek istiyordu.

O zaman şu hususun gündeme getirilmesi gerekir:

Kur’ân, anlaşılmayan bir dil ile Araplara hitap etti mi ?

Kur’ân, Nuh kıssasındaki “Bin yıldan elli yıl eksik” ifadesi ile onların (cahiliyye toplumu) anlama gücünün (Mezopotamya arkeolojisi bilmedikleri için) üzerinde onlara eksik bir anlatım mı yaptı?

Kur’ân’ın nüzûl dönemi muhatapları bu hususu anlamadılarsa neden bu ilginç (950 yıllık uzun bir yaşam) hususta peygambere soru sormadılar?

Anlaşılmayan bir dil ile Araplara hitap ettiği gibi olumsuz bir olgunun olmadığını Kur’ân şöyle beyan eder: “Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur’ân kılsaydık, diyeceklerdi ki: Âyetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab’a yabancı dilden olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’ân onlara kapalıdır. Onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur’ân’da ne söylendiğini anlamıyorlar.)”[46]

O halde Cenâbı Hakk, Arab’a, anlaması için Acem’ce (anlaşılmayan) bir dille hitap etmediyse; ay ve yıl hesabını orantılayamayacak/kıyaslayamayacak bu topluma neden Mezopotamya takvim anlayışı ile hitabetti?…..

Maksat, normal bir insan ömrünü (Cemal Sofuoğlunun veya Mustafa Öztürk’ün iddia ettiği gibi; “Nuh peygamberin yaşının 75, 76, 74 olduğu anlaşılmaktadır.”) ifade etmek idiyse; “Bin yıldan elli yıl eksik” ifadesi ile neden zihinler matematiksel anlamda meşgul! edilmiş oldu?….

Hz. Nuh, normal insan ömrü olan yaklaşık yetmiş beş yıl yaşadı ise onun uzun süren tebliği, bu hususta diğer rasûllere ait zamansal ve biyografik, tarihsel ögeler bildirmeyen Kur’ân’ın diğer anlatımlardaki rasûllerin tebliğ süreleri ile nasıl kıyas edilebilecektir?……

Mezopotamya’nın takvimsel anlayışı ile Kur’ân’ın takvimsel ifadesini uzlaştırmaya çalışanlar şu âyetin takvimsel zaman ifadesi karşısında nasıl bir te’vil yapacaklardır?  “Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır.”[47]

Dolayısıyla bu âyetin ışığında değerlendirirsek Kur’ân, Nuh kıssasında “Bin yıldan elli yıl eksik” derken, Mezopotamya medeniyetinin (Nuh’un 75 yaşlarında olduğu) takvimsel anlayışını mı yoksa kendi özgün! “fitrî” takvimsel zaman anlayışını mı (950 yıl) arz etmiş olmaktadır?!……

Şâyet Kur’ân öncesi inen Tevrât’taki, insanlık tarihindeki insan ömrüne dair verilen rakamsal değerler, modern Tefsir algısındaki gibi çağdaş Arkeolojinin icat ettiği veya bulduğu Mezopotamya medeniyeti takvimsel anlayışına irca edilecek olursa; Tevrât’ta yüz yetmiş beş yıl yaşadığı bildirilen Hz. İbrâhim’i, günümüz takvimsel algısıyla on yedi buçuk yıl yaşamış olarak mı anlayacağız?  Yine Tevrât’ta yetmiş yıl yaşadığı bildirilen Hz. Davud da yedi yıl mı yaşamış olmaktadır?

Oysa Kur’ân’ın, Nuh’un yaşamı ile ilgili “Bin yıldan elli yıl eksik” rakamsal ifadesi ile Tevrât’ın insanlık tarihi, insan ömrü rakamsal değerleri arasında doğrusal bir bağlantı vardır. Bunu Kur’ân’ın şu âyetinden rahatlıkla çıkarmak mümkündür. “Ve le tecidennehum ahrasan nâsi alâ hayâtin, ve minellezîne eşrakû yeveddu ehaduhum lev yuammeru elfe senetin…./ Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın.”[48]

Her ne kadar M. İslamoğlu, bu âyetteki “bin sene” ifadesini de Lugâvi yolla te’vil ederek; Nuh kıssasındaki “Bin yıldan elli yıl eksik” ifadesi ile aynı paralelde değerlendirerek, her iki anlatımın da “uzun süre” anlamında olduğunu iddia etse de; kanaatimizce buradaki “bin yıl”ın, literal anlamda ve Tevrat’ın tarihsel anlatımı ile uyumlu olduğu anlaşılmaktadır.

Bakara sûresi, doksan altıncı âyetinin nüzûl sebebindeki, Yahudi toplumunun “bin yıllık uzun ömür” anlayışı aslında, Tevrât kıssaları anlatımından gelen Hz. Âdem ve Hz. Nuh dönemi uzun ömür algısının karşılığıdır.

Dolayısıyla Kur’ân perspektifinden topluca değerlendirdiğimizde Kur’ân’ın takvimsel zaman anlayışı ile Hz. Nuh’a bahşedilen “bin yıldan elli yıl eksik” uzun ömür, Tevrât’ta da tarihsel olarak detaylıca bildirilen ve İsrailoğullarının, Hz. Muhammed dönemindeki Yahudi müntesiplerince arzu edilen literal anlamdaki uzun ömür miktarı olduğu anlaşılmaktadır. Bu hususta Kur’ân ve Tevrât bağlamındaki bütünsel ömür algısı, Hz. Nuh’un dokuz yüz elli yıllık uzun bir yaşam sahibi olduğunu beyan etmektedir.

h-     Sonuç

Ankebut sûresi on dördüncü âyetinde belirtilen Hz. Nuh’un yaşamına ait “bin yıldan elli yıl eksik” ifadesinin doğru anlaşılması için sahih bir “kıssa anlayış metodu” oluşturulması gerekmektedir. Bu metodoloji, öncelikle Nuh kıssasına ait; bilhassa Arap toplumunca bilinmeyen bir kıssadan bahsetmeyen Kur’ân’ın, nüzûl dönemi Arap toplumu alt yapısının iyi algılanmasını gerektirmektedir. Başlangıç bu yoldan olduğu takdirde Kur’ân’ın nüzûl dönemi alt yapısının ana kaynağı olan Tevrât’taki tarihsel verilerin Kur’ân perspektifinde nazarı dikkate alınması gündeme gelmektedir. Her iki ilahi menşeli kitabın verileri, son kitap Kur’ân perspektifinde bütünsel olarak değerlendirilip kıssa ve ona dair spesifik konular mufassallaştırıldığında ihtilafların ortadan kalkacağı ya da en aza indîrgeneceği kanaatindeyiz.

[1] “Kur’ân-ı Kerim’de kavmiyle giriştiği inanç mücadelesi hakkında bilgi verilen ilk peygamber Hz. Nuh’tur; ayrıca yine Kur’ân’da kaç yıl yaşadığı bildirilen tek peygamber de odur.” TDV, Kur’ân Yolu Türkçe Meal Tefsir, c. IV, s. 260.
[2] Kur’ân/Ankebut 29/14.
[3] Tevrât’ın Tekvin kitabında Nuh isminin “rahatlık” anlamına geldiği belirtilmektedir. “(Nuh’un babası Lemek) Rab’bin lanetlediği bu toprak yüzünden çektiğimiz eziyeti, harcadığımız emeği bu çocuk hafifletip bizi rahatlatacak” diyerek çocuğa Nuh adını verdi.” (Tevrât/Tekvin 5/29)
[4] İbnül Kelbî- Mihail Nuayma, Geçmişten Günümüze Putlar, s. 20-22.
[5] Revize, Fransızca revişe, sıfat;  “Düzeltmek, yenilemek” anlamındaki revize etmek birleşik fiilinde geçen bir söz; Bakınız: http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&kelime=REV%C4%B0ZE
[6] Restore, mimarlık Fransızca restauré, sıfat; mimarlık “Eski ve değerli bir yapıyı onarıp eski durumuna getirmek” anlamındaki restore etmek birleşik fiilinde geçen bir söz; Bakınız: http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.55a589fd30d744.82988306
[7] Muhammed Ahmed Halefullah, Kur’ân’da Anlatım Sanatı, s.265-266.
[8] Halil Aldemir, Vahiy Öncesi Kur’ân Kıssalarının Bilinebilirliği, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, s.205-211, c. 11, s. 1, Yıl-2011
[9] Müşrikler Ehl-i kitaptan kıssalar konusunda çeşitli yollardan bilgi almış olabilirler. Bazı bilgileri onlarla münasebeti olan kimseler kanalıyla öğrenmiş olabilirler. Mesela Hanif şair Ümeyye b. Ebi Salt Ehl-i kitaptan kıssa aktarmakla suçlanmıştır. Müşrikler bazı bilgileri Ehl-i kitaba soru sorarak almışlardır. Tefsir kaynaklarında anlatıldığına göre Kureyşli müşrikler Nadr b. Hâris ve Ukbe b. Ebî Muayt’ı Medine’deki Yahudi âlimlere gönderip Hz. Muhammed’in durumunu onlara sormalarını istemişlerdi. Yahudiler onlardan Hz. Peygamber’e Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn hakkında soru sormalarını istemişlerdi. Bu durum vahiyden önce bazı kıssaların Yahudilerden Araplara intikal ettiğini göstermektedir. Ayıca müşrik Arapların Nadr ile Ukbe’yi Yahudilere gönderirken “Onlar ilk kitapların sahipleridir. Bizde olmayan peygamber haberleri onlarda vardır.” sözleri de bazı kıssaların Mekke toplumu tarafından bilindiğini, Yahudilerin ise kıssalar hakkında onlardan daha fazla malumat sahibi olduklarını gösterir.” Halil Aldemir, Age, s. 212-213.
[10] “Nuh (Arapça: نُوحًا,  İbrânice: נוֹחַ veya נֹחַ; Noah veya Noach)” http://tr.wikipedia.org/wiki/Nuh
[11] İzzet Derveze, Kur’ân-ı Anlamada Usûl, s. 140.
[12] Tevrât/Tekvin 5/28-32.
[13] Tevrât/Tekvin 7/6.
[14] Tevrât/Tekvin 9/28-29.
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c. XVII, s. 608.
[16] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’ân, c. XIII, s. 382-386.
[17] “Diyecekler ki: “Üç’tüler, onların dördüncüsü köpekleridir.” Ve: “Beştiler, onların altıncısı köpekleridir” diyecekler.  Bu gayba taş atmaktır. “Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir” diyecekler. De ki: “Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez.” Öyleyse onlar konusunda açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma.” Kurân/Kehf 18/22.
[18] İbn-i Kesir, Muhtasar Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. IV, s. 1839.
[19] İbn-i Kesir, Age, c. IV, s. 1839.
[20] Ka’bu’l Ahbar; Aslen Yemen Yahudilerinden olan Kab’ın künyesi Ebu İshak’tır. Hz. Ebu Bekir veya Hz. Ömer döneminde Müslüman olmuştur.

Vehb ibn Münebbih; Aslen İranlı bir aileye mensup olan Vehb, Hicri 34 yılında Yemen’de doğdu (…..)  Vehb, Tabî’i âlimlerinin ileri gelenlerindendir.”  Abdullah Aydemir, İslami Kaynaklara Göre Peygamberler, s. 62-67.
[21] İmam Kurtubi, Age, c. XIII, s. 385.
[22] Kur’ân/Cin 72/26-27.
[23] Kur’ân/Munafikun 63/11.
[24] Mustafa İslamoğlu, age, c. II, s. 778. (14 -15 numaralı dipnottan)
[25] Hakkı Yılmaz, Tebyîn’ül Kur’ân, c. VIII, s. 338-339.
[26] Hakkı Yılmaz, Kur’ân’ın Türkçe Meali, s. 388.
[27]http://www.ihsaneliacik.com/2012/01/kurana-bir-de-bu-gozle-bakin-imgeler.html; İhsan Eliaçık, Yaşayan Kur’ân Türkçe Meal/Tefsir, c. II, s. 325.
[28] Prof. Dr. Cemal Sofuoğlu, Ceviz Kabuğu programı, http://www.youtube.com/watch?v=4MqNFRtfdCU&feature=relmfu
[29] Mustafa Öztürk, Kur’ân-ı Kerim Meali, s. 544
[30] Kur’ân/Maide 5/48; “Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekini doğrulayıcı olarak gelen gerçektir.”  Kur’ân/Fatır 35/31.
[31] Kur’ân/A’la 87/18-19.
[32] Kur’ân/Bakara 2/211; Bakara 2/246.
[33] Tevrât/Tekvin 6/9.
[34] “Nûh (as) İslâm’a göre, -Kitab-ı Mukaddes bilgi­sinin aksine olarak- bir peygamberdir: hem de “ülü’1-azm” peygamberlerden biridir”; Abdullah Aydemir, İslami Kaynaklara Göre Peygamberler, s. 47.
[35] Tevrât/Tekvin 9/27.
[36] Mustafa Öztürk, Kıssaların Dili, Demitolojisazyon, s.77-100.
[37] Tevrât/Tekvin 5/5-27.
[38] Tevrât/Tekvin 11/11-32.
[39] Tevrât/Tekvin 23/23.
[40] Tevrât/Tekvin 25/7.
[41] Tevrât/Tekvin 25/17.
[42] Tevrât/Tekvin 35/28.
[43] Tevrât/Tekvin 50/22.
[44] Tevrât/Tekvin 47/8-9.
[45] Tevrât/II.Samuel 5/4.
[46] Kur’ân/Fussilet 41/44.
[47] Kur’ân/Tevbe 9/36.
[48] Kur’ân/Bakara 2/96.

Comments are closed.