“ÂDEMOĞULLARI” (HABİL-KABİL) KISSASI VE MESAJLARI

Ye’cûc ve Me’cûc
29 Nisan 2017
Bir İhsan Eliaçık Klasiği! Âdemoğulları Kıssasında Manipülasyon
29 Nisan 2017

“ÂDEMOĞULLARI” (HABİL-KABİL) KISSASI VE MESAJLARI

Giriş:

Kur’an’ı Kerim’de müstakil ve tamamı tek seferde beyan edilen Âdemoğulları kıssasında geçen “Âdemoğulları”nın kimliği; ya da kıssanın tarihselliğine dair herhangi bir bilgi yoktur. Kur’an-ı Kerim, sadece onların, Âdem’in oğulları olduğunu belirtir ancak isimleri ve diğer vasıfları hakkında malumat bildirmez.
Bu durumda ya bu kıssayı Kur’an harici hiçbir mufassallaştırmaya tabi tutmadan, tamamen Kur’an’ın beyan ettiği haliyle kıssadaki olaylara neden, niçin, nasıl gibi sorular yöneltmeden anlayacağız. Ya da bu kıssayı, Kur’an’ın başka ayet ve kıssaları ile neden, niçin, nasıl sorularına cevaplar bularak tefehhüm ve tefekkür ederek inanmamız gerekecektir.
Birincisinin Kur’an’ın hedefi olmayan bir dogmatizm’dir. İkincisi ise ayrıntılı bir çalışma ve düşünme eylemi ve Kur’an’ın tanımladığı olumlu bir ameliye olduğu anlaşılacaktır.“(O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.”[1]
Yapacağımız bu anlama ameliyesi, öncelikle muhatap için, ayetler veya kıssayı tefehhüm ve tefekkür etme işlevini görmesini, ardından kıssanın mesajlarında tefeyyüz ederek onun mesajlarını hayata yansıtmasını sağlamak olmalıdır. Kıssa tefehhüm ve tefekkür edilirken, diğer Kur’an ayetleri ve nazil olduğu bağlamla birlikte anlaşılmaya çalışılması esas olandır. Bu ve benzeri toplu inen kıssalar –Yusuf, Mağara ashabı, Zülkarneyn, v.d – hariç tutulursa, kıssaların değişik ayet ve sureler içerisinde tedrici olarak yer aldığı olgusunu görmemiz elzemdir. Bunun yanı sıra nazil olan dönem muhatabı insanın/insanlardaki bilgiler – mesela bu ayeti duyan kişinin ehli kitap’tan olup Tevrat ve İncil bilgisine vakıf olması gibi- ortamın mukayeseli bilgisini de içerisine alan geniş bir düşünme ameliyesi olacaktır.
Çünkü kıssanın devamında siyak-sibak bağlamındaki İsrailoğulları ile ilgili açıklama olan “İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur….”[2] Ayetinin; Âdemoğulları kıssasının nazil olduğu ortamla tarihsel bağlamını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Kıssanın bidayetindeki “Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat…” ayeti ile de öncelikle nazil olduğu ortamdaki bilgileri temel aldığı, kıssadaki -haksız yere öldürme olayı üzerinden- kişi ya da toplumlara mesaj verdiliğinin göz önünde bulundurması lazımdır.

1- Kur’an’ın Kur’an’la tefsiri metoduyla Âdemoğulları’nın tefsiri:

Kur’an’a ve onun vazettiği kıssalara baktığımızda başka bir Âdem isminin ve ona ait bir kıssanın yer aldığını gözlemlemekteyiz. Kur’an’da yer alan “Yaratılış/Âdem” kıssasında, ilk yaratılan insandan ve onun ismi Âdem’den bahsedilmektedir: “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi.”[3] “Meleklere: Âdem’e secde edin! Demiştik.”[4] Kur’an’ın çeşitli sure ve ayetlerinde tekraren de yer alan Yaratılış/Âdem kıssasına dair bu ve benzeri beyanlar, ilk yaratılan insanı ve onun ismini bizlere bildirmektedir.
Tabii olarak ve Kur’an’ın, Kur’an ayetleri ile tefsiri[5] metodu aracılığıyla, Âdemoğulları kıssasındaki; “Vetlu aleyhim nebeebney âdeme…”[6] Ayetinde geçen “Âdem”in; Yaratılış kıssasında beyan edilen ve ilk yaratılan kişi “Âdem”i ihsas ettiği sonucuna varmaktayız. Çünkü Kur’an’da, Âdemoğulları kıssası ve Yaratılış kıssası haricinde başka bir Âdem isminden bahsedilmemektedir. Bunun yanı sıra Âdemoğulları kıssasında anlatılan karga’nın bir insana(Kabil) ölü gömmeyi öğretmesi örnekliğine dair şu ayet; “Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Kabil) “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim” dedi…”[7] Onun(Kabil) bu defin işlemini bilmeyen ilk insanlardan olduğunu yani “Âdemoğulları” kıssasındaki iki kişinin(Habil-Kabil) yeryüzünde ikamet etmeye başlayan Hz. Âdem’in çocukları oldukları intibaını vermektedir.
Bu konuyu biraz daha genişletelim. Eğer Kur’an anlattıkları açısından “sıfır bilgi” yada diğer bir deyişle “bilgisizlik” ortamına nazil olmuş olsa idi, o takdirde bu ayette geçen “..âdeme..” ifadesini derhal yaratılış kıssasında bahsi geçen Adem’e atfedecektik. Çünkü Kur’an, “Ademoğulları”ndan hem de bir başka Âdem isminden ve hem de ilk yaratılan insan Âdem’den bahsetmektedir. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’deki bu isimler ve kronolojik, biyografik çakışmalar asla tesadüfî olamaz.
Biz de düz mantıkla; okuduğumuz, Âdemoğulları kıssasındaki “Âdem” ismi ve ilk yaşananlara (ölü gömme uygulamasını ilk defa görmek ve uygulamak) dair anlatımlar dolayısıyla, Âdemoğulları kıssası ile ilk yaratılan Âdem ve onun kıssasını irtibatlandıracaktık. Bu olguyu biraz daha güncelleyerek ifade edersek; Âdemoğullarının kimliği hakkında, saf “mealci” –meal bize yeter Kur’an’ı anlamada başka bir araç gerekmez- bakış açısıyla anlamaya çalışsaydık da bu sonuca varacaktık.
Bunun benzeri bir durumu Kur’an-ı Kerim’in, Âlim kul ve Musa kıssasında anlatılan Musa ile Yine Kur’an’da anlatılan Peygamber Musa’nın irtibatlandırılmasında gözlemlemekteyiz. Âdemoğulları kıssası benzeri bir olgu, bu kıssada da mevcuttur. “Ve iz kâle mûsâ li fetâhu…” “Bir vakit Musa genç adamına demişti ki…”[8] Ayetinde ismi geçen fakat kendisi hakkında malumat verilmeyen bu Musa’nın, İsrailoğulları peygamberi olan Musa ile aynı kişiler olduğuna; Âdemoğulları kıssasında uyguladığımız benzer metodik yaklaşımla karar vermekteyiz.[9] Çünkü Kehf suresinde ismi verilen Musa ile aynı addaki Peygamber Musa, çeşitli Kur’an ayetlerinde geçmektedirler. Bunlar tesadüf! Olamaz.
Bunun yanı sıra Kur’an’da yer alan bu olgu; Tevrat metinlerinde de anlatılan peygamber Musa ve onun hizmetkârı Yeşu/Yuşa bilgileri ile mufassallaştırıldığında her iki Musa’nın tek Musa olduğuna intibaını vermektedir.

2- Âdemoğulları kıssasının nüzul ortamı:

Âdemoğulları kıssanın anlaşılmasına çalışılırken dikkat edilmesi gereken bir başka incelik daha bulunmaktadır. Kur’an kendisinden önce nazil olan; Tevrat, Zebur ve İncil kitaplarının oluşturduğu bilgi birikimi üzerine -Cahiliyye arka planı- nazil olan bir kitaptır. O halde “Vetlu aleyhim nebeebney âdeme…” “Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini..” ayetindeki Âdem, hem Kur’an’ın yaratılış kıssasında anlatılan Âdem’i ve hem de Tevrat ve İncil’de ismi geçen ve yaratılan ilk insan Âdem’i kastetmektedir, dememiz gerekmektedir.
Çünkü Tevrat’ta da İncil’de de ilk yaratılan insan Âdem kıssası ve onun oğulları kıssasından anlatımlar bulunmaktadır.Üstelik Tevrat’ın, Tekvin kitabında anlatılan Âdemoğulları kıssasında; ilk yaratılan insan Âdem ve onun eşi ile Âdemoğulları arasında direk –Kronolojik ve Biyografik- irtibat kurulmakta ve Âdemoğulları(Habil-Kabil)’ın, Âdem ve onun hanımının öz çocukları olduğu sarih olarak beyan edilmektedir.
Hülasa edersek Tevrat ve İncil’in oluşturduğu Arap arka planı –malumatı/bilgileri- üzerine nazil olan Kur’an, bu bilgileri nazarı dikkate alarak kıssalarını beyan etmektedir. “Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki…”[10] Binaenaleyh Kur’an’daki Âdemoğulları kıssası ile Tevrat ve İncil’in Âdem ve Hevel-Kayin kıssası anlatımlarını, Kur’an perspektifinde mufassallaştırarak anlamak Âdemoğulları kıssasının tefsirinde bir metod olmalıdır.

2- Tevrat ve İncil’deki Âdem ve Âdemoğulları(Habil-Kabil) kıssaları:

Tevrat’ta, Hz. Âdem hakkında;“Rab Tanrı Âdem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Âdem yaşayan varlık oldu.”[11] Denmektedir. İncil’in, talimi İnciller bölümünden olan Romalılara mektup kitabında; “Ne var ki, Tanrı’nın armağanı Âdem’in suç işlemesine benzemez.”[12] Diye Hz. Âdem ve onun işlediği günahtan bahsedilmektedir.
Yine Tevrat’ta, Âdemoğulları kıssası, Âdem kıssası ile kronolojik ve biyografik olarak birleştirilerek detaylı bir biçimde anlatılmaktadır. “Âdem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin`i doğurdu… Daha sonra Kayin`in kardeşi Habil`i doğurdu. ”[13] İlaahir…
Tevrat’tan sonra nazil olan İncil ve onun mütemim cüzlerini oluşturan değişik kitaplarda Âdemoğullarından, Abel ve Kâin[14] isimleriyle örnekler verilmektedir. Bunlardan örnekler verelim. “Böylelikle, doğru kişi olan Abel/Habil`in kanından, tapınakla sunak arasında öldürdüğünüz Berekya oğlu Zekeriya`nın kanına kadar, yeryüzünde akıtılan her doğru kişinin kanından sorumlu tutulacaksınız.”[15] “Habil`in Tanrı`ya Kâin/Kabil`den daha iyi bir kurban sunması iman sayesinde oldu. İmanı sayesinde doğru biri olarak Tanrı`nın beğenisini kazandı. Çünkü Tanrı onun sunduğu adakları kabul etti. Nitekim Abel/Habil ölmüş olduğu halde, iman sayesinde hâlâ konuşmaktadır.”[16] “yeni antlaşmanın aracısı olan İsa’ya ve Abel/Habil’in kanından daha üstün bir anlam ifade eden serpmelik kana yaklaştınız. “[17]
Hıristiyanlık, insanlık tarihindeki ilk işlenen cinayete maruz kalan Habil’i daha da efsanevî bir vasfa büründürerek, onun şahsi mahiyetindeki benzerlikleri ve başına gelen felaketleri İsa’ya(a.s) giydirmiştir. “Ahd-i Cedid (İncil), Abel/Habil’e oldukça geniş yer vermiştir. Kilise babaları Habil’i İsa Mesih’in adeta bir benzeri olarak görmüşler; masumiyeti, çobanlık yapması, kıskanılması, Tanrı tarafından takdimesinin(kurbanı) kabul edilmesi, ıstıraplı ölümü gibi hususlarda İsa’ya benzerliğini vurgulamışlardır.”[18]
O halde Kur’an’da beyan edilen Âdemoğullarının, hem Kur’an’ı, Kur’an ile tefsir metodundan ve aynı zamanda Kur’an’dan önce nazil olan ve Kur’an’ın tasdik ettiği Tevrat ve İncil’de de Âdem ve Âdemoğulları kıssalarının yer almasına dayanarak mufassallaştırma metodu yoluyla; Kur’an’da kıssası anlatılan Âdemoğullarının, Hz. Âdem’in iki oğlu olduğu sonucuna varmaktayız.
Neden veya nasıl böyle bir çıkarımda bulunmaktayız bunu biraz daha detaylı izah edelim. Kur’an Âdemoğulları kıssasına belagat, fesahat ve icazat dolu şu anlatımla başlamaktadır: “Vetlu aleyhim nebeebney âdeme bil hakkı..” “Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat:” Kıssanın anlatımına bu hitapla başlanması bir imayı içermektedir. İbni Kesir bu hususta şunları kaydeder: “Onlara Âdem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat…Âdem’in iki oğlu Habil ve Kabil’in haberini naklet.…“Doğru olarak. “Yani yalan ve karışıklığa yer vermeden vehm ve tebdile, arttırma ve eksiltmeye mahal bırakmaksızın olduğu gibi apaçık anlat. Nitekim aynı anlamda Allah Teâlâ: “doğrusu bunlar apaçık kıssalardır.” Buyurmakta; “Sana onların kıssalarını hak üzere anlatırız.” Denmektedir.”[19] Seyyid Kutup da bu hususun altını çizerek önemini vurgular: “Hakkıyla anlat. Çünkü olay gerçektir. Verilen bilgiler de doğrudur. Olay, insan yapısındaki bir gerçeği haber verir”[20]
Dolayısıyla Kur’an’ın beyan ettiği Âdemoğulları kıssası; Tevrat’ta ve İncil’de yer alan “Âdem’in çocukları” kıssasını tashih etmek, tevhidi istikamete yöneltmek ve hidayete yönelik mesajını güncellemek amaçlıdır. Kur’an bunu şöyle beyan etmektedir: “Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik.”[21] “Kur’an kendisini İsrailoğullarının Tevrat üzerindeki tahriflerini ve bu tahrifler vesilesiyle aralarında çıkan ihtilafları hallüfasl eden bir kitap olarak da gösterir.”[22] Bu olguyu Muhammed Esed; “‘Onlara anlat’ ifadesindeki zamir, Kitab-ı Mukaddes’in izleyicilerine râcidir ve anlamı “Şimdi size, (kendinizden) gizlediğiniz Kitab’ın bir çoğunu açıklamak…için Elçimiz geldi.”[23] Şeklindeki ayetle açıklamaktadır.
Bu husus üzerinde biraz daha duralım. “’Onlara oku!..’ cümlesindeki ‘onlar’ zamiri ile kim kastedilmiştir? Hâzin, zamirin, Hz. Peygamber’in kavmine, Zemahşerî ise Kitap ehline, İbn Kesir, Yahudilere gittiğini söylüyor. Söz Yahudiler üzerinde döndüğünden zamirin onlara gitmesi uygundur. Ancak bütün dinleyenler de bu kapsama girer.”[24] Razî bu konuyu şöyle kategorize eder; “Hak Teâlâ’nın, “Onlara…oku” emriyle ilgili olarak şu iki açıklama yapılmıştır: a) “Onlara, yani insanlara oku…” demektir, b) “Onlara, yani ehl-i Kitab’a oku…” demektir.”[25]
Hal böyle olunca Kur’an’ın, Âdemoğulları tanımından, kıssasını anlattığı ilk yaratılan insan Hz. Âdem’in çocuklarını kastettiğini dolayısıyla bu çocukların da Tevrat’ta isimleri belirtilen Kayin/Kabil ve Hevel/Habil oldukları sonucuna varmaktayız. Niçin? Çünkü Kur’an, Tevrat’ta anlatılan kıssayı doğrulamaktadır ancak onun muharref yapısını tevhidi istikamette yeniden inşa etmektedir. Ve bu inşa sırasında her konuyu beyan etmemekte yani detaya girmemekte sadece muharref hususları düzeltmektedir. Binaenaleyh “Hevel/Habil–Kayin/Kabil kıssası, Kur’an ile Tanah(Tevrat) arasındaki ortak temalardan biridir.”[26] Diyebiliriz. Böylece Kur’an, Tevrat ve İncil kitap ve resulleri silsilesi içerisinde tevhid dini istikametinde ortak bir yapıya sahip olduğunu beyan etmiş olmaktadır. Esasen Kur’an’ın bu kıssayı anlatmasının altında yatan etmenlerden birisi de budur. Yani Hz. Muhammed, Yahudi ve Hıristiyanlığın kitap ve peygamberlerinin Tevhid yolunda ortak oldukları vahyin elçisi olduğunu ve onun getirdiği Kur’an’ın aynı çizginin devamı olduğunu bu yolla beyan etmiş olmaktadır.
Kur’an, Âdemoğulları kıssası beyanı ile öncelikle Ehl-i Kitab’ı ve ellerindeki muharref Tevrat ve İncil’in anlatımlarını temel alarak onları uyarmakta, bunun yanı sıra ikincil ve asıl olarak kıyamete kadar tüm Kur’an muhataplarına hitap etmektedir.
Şu halde biz de bir metod olarak; Kur’an’daki Âdemoğulları kıssasının mücmel kısımlarını, Kur’an’i vizyonda Tevrat anlatımları ile mufassal hale getirebiliriz. Ki, geçmiş sahabe ve ulema aynı metodu uygulamışlardır. Bunda şek ve şüphe asla yoktur. Burada dikkat etmemiz gereken husus, Kur’an beyanı ve perspektifine aykırı malumatı göz ardı veya tasfiye etmek olacaktır. Aksi halde İsrailiyat denen olumsuz olgunun fasit dairesine gireriz ki, bu da Kur’an’ın anlaşılmasında bir sapmaya sebep olmak anlamına gelecektir. Kadim İslam kaynaklarını incelediğimizde maalesef bu olumsuz olgunun, Âdemoğulları kıssası anlatımlarını sardığını ve kıssanın vakiliğinin sislenerek mitolojik bir vakıa haline dönüştürüldüğünü gözlemlemekteyiz.

3- Âdemoğulları kıssası ve Mezopotamya mitololojileri:

Âdemoğulları kıssasının, Kur’an, Tevrat ve İncil kitaplarında yer almasının yanı sıra Mezopotamya’da kurulan en büyük medeniyetlerden biri olan Sümer mitolojilerine ait keşfedilen arkeolojik yazıtlarında da benzer anlatımlarla karşılaşmaktayız. “..Habil-Kabil kıssası, çoban Tanrı Dumuzi ile çiftçi Tanrı Enkimdu’nun Tanrıça İştar’ın sevgisini kazanabilmek için yarışa girdiklerini, armağanlar sunduklarını anlatan “Dumuzi ile Enkimdu” efsanesine benzemektedir. “[27]
“Kitab-ı Mukaddes’te ve Kur’an’ı Kerim’de yer alan bu kıssaya benzer unsurların eski medeniyetlerin mitolojilerinde bulunması, bu kıssada anlatılanların efsanevî olaylar ve kişiler olduğunu göstermez. Aynı hadisenin uzun tarihi seyir içerisinde çeşitli çevre ve kültürlerde farklılık kazanması tabiidir ve bu değişik varyantların temelde mevcut tarihi(vakii) bir hadiseye bağlı olduğunu gösterir ki, ilahi dinlere göre insanlığın başlangıç, söz konusu kıssa kahramanlarının da atası olan Âdem ile Havva’dır. Kıssanın Tevrat’taki şekli Kur’an’a göre çok ayrıntılıdır ve muhtemelen kutsal metin yazarı ulaşıp derleyebildiği çeşitli rivayetleri ve farklı unsurları hikâyeye katmıştır.”[28]
Dolayısıyla Kur’an’ın vazettiği Âdemoğulları kıssasının, “vakii”liğine dair bir başka delil olabilecek bu Sümer yazıtlarının; aynı zamanda kaybolan Tevrat’taki Âdemoğulları kıssasının, Yahudi Rabbileri tarafından(Ezra v.d) derlenişi sırasında ilaveler sokulmak suretiyle Tevrat’taki Âdemoğulları (Hevel-Kayin) kıssasının muharref hale getirildiğinin bir delili ya da izahı olmaktadır.

4- Âdemoğullarının kimliği, isimleri ve etimolojisi:

Kur’an’da mufassal malumat bulamadığımız Âdemoğulları hakkında Tevrat’a göz attığımızda, ilk insan Hz. Âdem’in çocukları ve onların vasıfları hakkında şu kronolojik ve biyografik malumatın yer aldığını görmekteyiz: “Âdem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin/Kabil’i doğurdu. “RAB’bin yardımıyla bir oğul dünyaya getirdim” dedi. Daha sonra Kayin/Kabil’in kardeşi Hevel/Habil’i doğurdu.”[29] Anlaşılacağı üzere Kur’an’dan farklı olarak Tevrat’ta anlatılan Âdemoğulları kıssasında öncelikle, Âdemoğullarının yani Kayin/Kabil ve Hevel/Habil’in Hz. Âdem’in öz çocukları olduğu sarih olarak belirtilmektedir.
Oysa Kur’an bunu açık olarak belirtmemekte ancak ihsas etmektedir. Eğer Kur’an kıssada Âdemoğulları diye “Âdem” ismi belirtmemiş olsa belki de bu şahıslarla Hz. Âdem arasında bağlantı aramayabilecek ve bu kıssayı müstakil bir kıssa olarak anlamaya çalışacaktık. Kur’an’ın bu ihsasından ve Tevrat’taki Âdem-Âdemoğullarına ait sarih ifadelerden dolayı müfessirler; Âdemoğullarının, Hz. Âdem’in çocukları olduğuna inanmışlardır.
Kur’an’daki, Âdemoğulları kıssasında isimleri belirtilmeyen, Hz. Âdem’in çocukları hakkında; kadim İslam kaynaklarında, Tevrat’taki Hevel’in ismi “Habil” olarak yer alırken; diğer oğlu Kayin’in ismi Kabil olarak yer almaktadır. İbn Kesir bu olguyu şöyle tespit etmektedir: “Cumhurun kavline göre bunlar; Habil ve Kabil’dir.”[30]
Tevrat’a göre; Hz. Âdem’in bu iki oğlundan, ilk doğan Kayin’dir ve büyüyünce “çiftçi”[31] olmuştur. “…Havva hamile kaldı ve Kayin’i doğurdu…”[32] Hevel/Habil ise ikinci doğan, yani küçük kardeştir. “…Daha sonra Kayin’in kardeşi Hevel’i doğurdu….”[33] O da büyüdüğünde “çoban”[34] olmuştur. İslam kaynakları da bu olguyu Tevrat anlatımları paralelinde yani onun biyografi ve kronolojisi istikametinde kabul etmişlerdir. Mesela Taberî şöyle der: “Kabil, Habil’in büyüğü idi”[35] Dolayısıyla Taberî, Tevrat’taki Âdem’in çocuklarının kronolojik doğum sırası ve biyografisini esas almıştır.
Tevrat’ta bahsi geçen ilk insan Âdem’in çocuklarının adları, İbranice olan Tevrat metninde; קַ֖יִן “ka·yin”, הֶ֣בֶל“he·vel”[36] olarak belirtilmektedir.
Kayin/Kabil kelimesi etimolojisine bakıldığında şunları tespit etmekteyiz. “İslam kaynaklarında Kabil olarak geçen kelimenin aslı ise Tanah’ın(Tevrat) Türkçe tercümesinde Kâin şeklinde belirtilmektedir. Tanah’ta Kâin adı ile “dünyaya getirmek, kazanmak” anlamındaki Kâni kelimesinin türevi olan kesiti yan yana kullanılmıştır. Eğer Kâinin kökü Kanâ ise bu durumda Kâin “dünyaya getirilmiş, döl, çocuk” anlamına gelir. Kök harflerinin Kyn olması halinde ise kelime “maden işinde çalışan, demirci” anlamına gelir ve bu noktada Aramice’deki Kainâyâ ile Arapçadaki Kayn (“demirci” anlamında çoğulu; Kuyum)kökleriyle birleşir. Nitekim Kabil ismi Taberî’nin (ö.310/923) Tarihu’r-rusûl ve’l- mülük’u gibi bazı İslami kaynaklarda Kâyn ve Kâyın olarak zikredilmektedir.”[37]
Hevel/Habil kelimesi etimolojisi ise şöyledir: “Habil şeklinde geçen kelime bir telakkiye göre İbranca Hebel(Hevel) ve etimolojisi tartışmalıdır. Kelimenin “soluk, nefes, buhar” anlamına geldiği ebeveyninin kısa ömürlü olacağını önceden sezdiği için ona bu ismi verdiği ileri sürülmüş, ayrıca asıl adının başka olduğu, hayatı bir nefes gibi bittiği için daha sonra kendisine bu ad verildiği rivayet edilmiş, fakat bu rivayetler kabul görmemiştir. Kelimenin Akkadca’da “oğul” anlamına gelen ablu/aplu veya hablu/habal’dan gelme ihtimali daha kuvvetlidir.”[38]
Taberî’ye göre yeryüzündeki ilk cinayet işlendiğinde Habil ve Kabil’in yaşları şöyledir: “Tevrat’ta anıldığına göre Habil öldüğü vakit 20, Kabil onu öldürürken 25 yaşında idi.”[39] Bize göre; Taberî’nin bu rivayeti sahih değildir. Ne Tevrat’ta böyle somut bir yaş tespiti vardır ne de gaybi bir olgu olan bu hususu Taberî ve diğer âlimlerin bilmesi mümkün değildir. Habil-Kabil veya Âdemoğulları kıssasını işlerken gözlemleneceği gibi Kur’an ve Kur’an perspektifinde Tevrat veya İncil alıntıları harici anlatımlar, boşluk doldurma yöntemi ile sahih kaynaklara dayanmayan ındî ve mitolojik yamalardır. Kur’an’da aralarındaki yaş farkına değinilmeyen Âdemoğullarının; yukarıda alıntıladığımız Tevrat’taki büyük ve küçük kardeşlik sıralamasına istinaden müellif indî bir takım değerlendirme ile bu rakamları vermektedir. Üstelik bu yaş farkının sunulmasının kıssanın anlaşılmasına bir faydası da yoktur.
Dolayısıyla İslam külliyatında yer alan Âdemoğulları kıssası anlatımları, sahih bir bakışla Kur’an perspektifinde yeniden yorumlanarak kıssanın her alanını saran İsrailiyat’tan ve hatta mitolojiden temizlenmelidir, kanaatindeyiz.

5- Ademoğulları (Habil-Kabil) İsrailoğullarından kişiler midir :

Âdemoğullarının kimliği hakkında Tevrat’ta yer alan bazı mufassal bilgilere ulaşmaktayız. Ancak bu konuda tefsir kaynaklarında yer alan bir başka rivayet bulunmaktadır. Şimdi, bizce Kur’an’ın tevhidi anlatımını örtüp, sisleyebilecek kadar önemli bu rivayeti inceleyelim.
“Hasan el-Basrî ile Dahhâk’ın görüşüdür. Buna göre, Hz. Âdem(a.s)’in, birer kurban sunan iki oğlu, onun sulbünden olan iki oğlu olmayıp, İsrâiloğullarından iki Âdemoğludur.”[40] “Bütün insanlar Âdem’in soyundan geldikleri için bu iki kişi de Âdem’in oğlu olarak anılmıştır.”[41]
Kıssa’nın gidişatına ve anlatımına aykırı olan bu görüş; kıssanın kronolojisine de gölge düşürmektedir. Çünkü bu kıssa yeryüzünde yaşamın ilk başladığı Âdem zamanının tarihini ve o dönemde yaşanan müşahhas bir olayı anlatarak, tarihsellik arz etmektedir. Eğer Âdemoğulları kıssasının kronolojisi atlanıp göz ardı edilecek olursa “Yaratılış kıssasının” anlaşılmasında da problemler çıkacaktır kanaatindeyiz.
Nitekim müfessirler, kıssanın sahip olduğu bu tarihsel, kronolojik ve biyografik olguya dikkat çekerek; Âdemoğulları kıssası ile İsrailoğulları dönemi arasında bağlantı kurmanın kıssanın vakiliğine uygun olmadığını belirtilmişlerdir. “Çünkü ayet, katilin, öldürdüğü kardeşinin cesedine ne yapacağını bilemediğini, hatta bunu bir karganın davranışından öğrendiğini göstermektedir. Eğer bahsedilen bu iki adam, Benî İsrail’den olsaydı, ne yapacağını (yani defnetmeyi) iyi bilirdi. Doğru olan da budur.”[42] Karga’nın bir insana öğreticiliğine dair ayet şöyledir: “Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş) “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim” dedi ve ettiğine yananlardan oldu.”[43]
“Îbn Atiyye ise der ki:…İsrail oğullarından bir kişi nasıl olur da ölüyü gömme şeklini bilmeyip bu hususta kargaya uyabilir Sahih olan bu iki oğlun, Hz, Âdem’in sulbünden çocukları olduğudur. Müfessirlerden bü­yük çoğunluğun görüşü bu olduğu gibi, îbn Abbas, İbn Ömer ve başkaları da bunu ifade etmiştir. Bu iki kişi, Kabil ve Habil idi.”[44]
Âdemoğulları kıssasındaki Karga’nın vasıta olduğu öğreticilikteki bu anlam, yeryüzünde ilk defa yaşamaya başlayan insanoğluna, Cenabı Hak tarafından nasıl bir eğitim ve öğretim metodu uygulandığını da ihsas etmektedir. “İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.”[45] Dolayısıyla “Âdemoğulları” kıssası aynı zamanda “Yaratılış” kıssasını mufassallaştıran ve yeryüzündeki kötülüğün başlangıcını ve ne şekilde gerçekleştiğini beyan eden ve o kıssanın mütemmim bir cüzü olarak algılanmalıdır. Bunun tersi olarak Âdemoğulları kıssası da “Yaratılış” Âdem kısası temel alınarak değerlendirilmelidir diyebiliriz.

6- Âdemoğulları arasındaki ihtilaf:

Yeryüzünde sadece Hz. Âdem’in ıyal’i[46], çekirdek aile olarak yaşamaya başlayan Âdemoğullarının –Habil ve Kabil- aralarından meydana gelen ihtilaf/ayrılık hakkında Kur’an şu açıklamayı yapmaktadır: “Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti…”[47]
Tevrat metninde ise Yehova’nın; “Kayin’i ve sunusunu ise reddetti…. “Doğru olanı yapsan, seni kabul etmez miyim? Ancak doğru olanı yapmazsan, günah kapıda pusuya yatmış, seni bekliyor. Ona egemen olmalısın.”[48] Dediği belirtilerek, Kurban sunan Âdemoğullarından Kayin/Kabil’in kurbanının kabul edilmediği açıklanmaktadır. Bunun üzerine Tanrı Yahve ile Kayin/Kabil arasında olumsuz bir diyalogun geçtiği beyan edilmektedir.Kayin(Kabil) çok öfkelendi, suratını astı. Rab(yahve) Kayin’e, “Niçin öfkelendin?” diye sordu, “Niçin surat astın?”[49]
Her iki kitapta yer alan bu anlatımlarda çok bariz hem de tevhidi açıdan çok olumsuz bir fark vardır. Kur’an’daki, Âdemoğulları kıssasında; Habil ve Kabil ihtilaflarına dair diyalog beyan edilirken, Tevrat’ta, Tanrı Yahve ile Kabil arasında bir diyalog sunulmaktadır. İşte bu aşamada yukarıda izah ettiğimiz bir hususun altını çizerek vurgulayalım. Kur’an, Tevrat’ın muharref anlatımını nasıl tevhidi istikamette tashih etmektedir bir bakın! Kur’an’da, Tevrat’ta anlatılan ve Tevhidi açıdan yanlış olan; Allah ile konuşan bir insan tasviri yerine doğrusu olan Habil ile Kabil arasında geçen tevhide dair bir diyalog sunulmaktadır. Oysa Allah, Kur’an’da şu kaideyi bildirmektedir. “Allah bir insana ancak vahiy yoluyla veya bir perde arkasından hitab eder yahut ona kendi izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir.”[50] Şimdi daha iyi anlayabildiniz mi Kur’an’ın Tevrat’ı tashihi ve Tevrat verilerinin tahriften ayıklanarak, Kur’an perspektifinde mufassallaştırılması metodunun uygunluğunu?..
Kur’an ve Tevrat’taki, Âdemoğulları kıssasında, Kurban dolayısıyla ihtilafın açığa çıktığı beyan edildiği halde Kurban sunulmasına neyin sebep olduğu açıklanmamaktadır. Bu çok önemli bir husustur. Âdemoğulları kıssasının İsrailiyat ve mitolojik anlatımlarla dolmasının asıl sebebi de belki de budur. O halde şöyle bir yorum getirebiliriz. Allah, tefsirlerde dile getirildiği gibi Âdemoğullarından, herhangi bir olaya istinaden –Kız, Toprak/mülkiyet, v.s-Kurban istememiştir. Onlar bunu tamamen kendi kulluklarının gereği olarak yapmışlardır. Nitekim Tevrat’taki Kurban takdimi sahnesi anlatımındaki ifade böyle bir durumu ihsas ettiriyor. “Günler geçti. Bir gün Kayin(Kabil) toprağın ürünlerinden Rab’be sunu getirdi. Hevel/Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi.”[51]
Bunun yanı sıra İncil’i oluşturan ve “Talimi İnciller” adı verilen kitaplardan olan İbranilere mektup kitabında “Pavlus, Habil’in ihlâs ve inancıyla Kabil’den daha iyi kurban takdim ettiği için onun takdimesinin kabul edildiğini ifade etmektedir.”[52] “Habil’in Tanrı’ya Kabil’den daha iyi bir kurban sunması iman sayesinde oldu. İmanıyla doğru bir insan olarak Tanrı’nın beğenisini kazandı. Çünkü Tanrı onun sunduğu adakları kabul etti. Nitekim Habil ölmüş olduğu halde, iman sayesinde hâlâ konuşuyor.”[53]
Dolayısıyla Habil ve Kabil’in Kurban takdimi bir olaya –kız/toprak/mülkiyet- istinaden değil elde ettikleri rızıklara istinaden, şükür/hamd olarak sundukları bir Kurban olmalıdır. Olayın bu perspektifte algılanması Kur’an anlatımlarına daha uygundur kanaatindeyiz.
Hem Kur’an’ın hem Tevrat’ın ve hem de İncil’in; Âdemoğullarının(Habil-Kabil), Kurban sunmasının nedeni hakkında açık bir sebep belirtmemesi bizim bu yorumumuzun haklılığına işaret gibidir. Âdemoğullarının(Habil-Kabil) aralarındaki ihtilaf tamamen kulluklarına dair “Kurban” yüzünden yani dini muhtevalı bir olgu sebebiyledir. Cenabı Hakk herhangi bir mesele yüzünden Âdemoğullarından Kurban istememiş, bilakis onlar elde ettikleri ürünlerden dolayı içten gelen bir şükran, hamd vesilesi olarak Allah’a Kurbanlar sunmuşlardır.
Dikkat edildiğinde Kur’an ve Tevrat’ta olmadığı halde gaybi bir konu olan bir hususta -Kurban sunma sebebi- İslam ve Yahudi âlimleri indî fikirler yarıştırmaktadırlar. İddia ettikleri –kız veya toprak/mülkiyet- meselelerin delili ya da kaynağı nerededir? Bunun sahih cevabı yoktur. Bu konuda biraz daha dikkatlice ve Kur’an perspektifinde tefehhüm ve tefekkür edelim ne dersiniz?
Kur’an’ı Kerim’de ve Tevrat’ta yer alan “Âdemoğulları” kısasındaki kardeşlerin ihtilafına sebebin anlatıldığı safhada şu ortak sonuçlar çıkmaktadır:
a-Allah neden Kurban istemiştir? Kur’an ve Tevrat’a göre belli değildir. İslam ve Yahudi kaynaklarında ise indî mütalaalar vardır.
b-Âdemoğulları –Habil ve Kabil- neyi kurban etmişlerdir ki, birinin ki kabul edilmiş diğerininki edilmemiştir? Kur’an’a göre neyin Kurban edildiği belirsizdir. Tevrat’ta göre canlı hayvan, hayvansı yağlar ve tahıl ürünleri. Burada şu soruyu soralım. Neden ikisi de en azından yetiştirdikleri ürünleri takas yoluyla hayvan kurban etmemişlerdir. Tevrat’ın bu anlatımında tahrif olabilir mi?
c-Kurbanların, Allah tarafından kabul edilip edilmediği nasıl belli olmuştur? Bunun cevabı da ne Kur’an ne Tevrat’ta bulunmamaktadır.
Kur’an-ı Kerim, Cenabı Hakk’ın, Âdemoğullarından neden Kurban istediği ve Âdemoğullarının neyi kurban ettiğini ve bu Kurbanların kabul edilip edilmesinin nasıl bildirildiği ya da gerçekleştiği hakkında bir açıklama yapmamıştır.
Kur’an kıssasındaki kurban’ın ne olduğuna dair kapalılığa mukabil Tevrat, Âdemoğullarının kurbanları ve muhtevası hakkında detaylı bilgi vermektedir. Buna göre; “Kayin/Kabil toprağın ürünlerinden…..Hevel/Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlarından bazılarını, özellikle de yağlarını..” [54] Kurban olarak takdim ederler.
Âdemoğullarının, Allah’a sundukları kurbanlar hakkında, Kur’an’da bir açıklama bulunmamasına mukabil; İslam kaynaklarında yapılan yorumlar, Tevrat’ta anlatılanlar ile aynı görüşte birleşmektedirler. Dolayısıyla bu olgudan, İslam kaynaklarının referansının da Tevrat olduğunu algılamamız mümkündür. Çünkü gaybi bir konu olan bu husus hakkında beşer olan hiç kimsenin bilgisi olmaması gerekir. “İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun, ne de kavmin.”[55] Seyyid Kutup, İslam kaynaklarında gördüğü bu olgu hakkında şunları kaydeder: “Çünkü nakledilen tüm rivayetler, kitap ehlinden alınmış şüpheli rivayetlerdir…..Oysa bu konuyla ilgili olarak rivayet edilen biricik sahih hadiste bile herhangi bir detaya yer verilmemiştir.” [56] Dolayısıyla müfessirler bu hususta Tevrat verilerini temel almışlardır diyebiliriz.
Bu yüzden, Kur’an’da anlatılmayan fakat Tevrat metinlerinde yer alan Habil ve Kabil’in mesleklerinin neticesi olarak hem Yahudi teolojisinde hem de İslam külliyatındaki eserlerde; Âdemoğullarının Kurban sunmasının arka planına dair çeşitli tahminler ve bu tahminler üzerine yorumlar bulunmaktadır. İslam külliyatında Âdem’in çocuklarının evlilik ihtiyaçları dolayısıyla oluşan evlenecek kız meselesi –Kız kardeşler ile evlilik-, Kurban takdiminin nedeni olarak algılanmaktadır.
“Yahudi literatüründe Kabil’in Habil’i öldürmesine toprak kavgasının sebep olduğu da ileri sürülmüştür.”[57] Bunun yanı sıra Âdemoğulları kıssasına modern İslami yaklaşımlarda da kurban sunmanın arka planında toprak ya da mülkiyet anlaşmazlığı olduğu öne sürülmektedir.
Oysa Âdemoğulları kıssası ile benzer bir vakıanın -kardeşler arasındaki kıskançlık ve öldürme kastı- anlatıldığı Yusuf kıssası ile birlikte değerlendirildiğinde Kurban sunumunun arka planının yukarıda değindiğimiz gibi sadece Allah’a kulluk/ibadette ortaya çıkan –kurbanın red veya kabulü- durumunun olduğunun anlaşılması daha ideal gözükmektedir. Tabi bu durumda Âdemoğulları arasındaki ihtilafın nedeni maddi olmaktan çıkarak manevî yani duygusal bir mesele olduğunun anlaşılması gündeme gelecektir.
Ademoğulları kıssasındaki; “..kâle innemâ yetekabbelullâhu minel muttekîn” “…Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” dedi”[58] ayeti bu görüşümüze en ideal cevaptır kanaatindeyiz. Cenabı Hakk, Âdemoğullarına ve kıyamete kadar tüm muhataplara; Allah’a ibadetlerinde takvalı olmayanların uğrayacağı neticeyi hatırlatmaktadır. Yani bu ayet, Âdemoğulları kurbanlarının birinin kabul edilip, diğerinin reddedilmesi arkasında maddi bir olay –kız, toprak/mülkiyet- aramanın gereksizliğini ortaya koymaktadır.
Binaenaleyh sırf bu açıdan bakıldığında bile Âdemoğulları kıssasındaki kurban olayı hakkındaki İsrailiyat ya da mitolojik rivayetlerin hepsinin sil baştan değerlendirilmesi yani bir nevi reset! Edilmesi gerekmektedir. Bundan dolayı aşağıdaki alt başlığa ve anlatımlarına bu çekince ve önerilerimiz açısından yaklaşmanızı tavsiye ediyoruz.

7- Âdemoğullarının kurbanı hakkında İslam kaynaklarındaki rivayetler:

İslam kaynaklarında Âdemoğullarının kurbanlarının vasıfları hakkında şunlar nakledilmektedir: “Hâbil’in bir sürüsü vardı. Kabil İse ziraatçı idi. Onlardan her biri Allah’a bir kurban sundular. Hâbil sürüsü içerisindeki en güzel koyunu seçip, kurban olarak sundu. Kabil ise, ekini içindeki en adi buğdayları seçip, onu kurban olarak sundu ve her ikisi de, bu kurbanları ile Allah’a yaklaşmayı istediler.”[59]
Kur’an’da beyan edilmeyen bir konu olan neyin Kurban edildiğinin cevabını Tevrat anlatımları aracılığıyla vermiş olsak bile yukarıda sıraladığımız diğer soruların -Allah neden Kurban istemiştir? Ve Kurbanların, Allah tarafından kabul edilip edilmediği nasıl belli olmuştur?- cevapları yoktur. Bunlar tamamen gaybi konulardır. Ancak kadim ve ondan sonraki tefsir kaynaklarında bu gaybi hususlara bol bol girilip “İsrailiyat” nevi rivayetlerle tefsir kitapları doldurulmuştur. Bu olgunun bir istisnası bulunmaktadır. O istisna cevap Merhum Seyyid Kutup’tan gelmektedir. “Hani ikisi birer kurban sunmuştu..” “Birinin kurbanı kabul edilmiş öbürününki kabul edilmemişti.” Ayetteki fiil, kabul edilme ve edilmeme işinin gizli bir kuvvete dayandığı ve gizli bir şekilde olduğuna işaret etmek için meçhul (edilgen) çatı kurmuştur. Bu sorgu ile bize iki durum hatırlatılıyor: 1- Bu kabul edişin nasıl olduğundan bahsetmememiz ve Tevrat’ın hikâyelerinden alındığı görüşünde olduğumuz, rivayetlere tefsir kitaplarının daldığı gibi dalmamamız hatırlatılıyor. 2- Kurbanı kabul edilenin, kin duyulmasını gerektiren ve öldürülmesine gerekçe olacak bir suçu olmadığı hatırlatılıyor. Çünkü kurban kabulünde, onun bir rolü yok. Onu ancak meçhul bir kuvvet, bilinmeyen bir şekilde kabul etmiş ve olay her ikisinin de kavrayış alanı ve iradesi dışında gerçekleşmiştir. Burada bir kardeşin kardeşini öldürmesi ve kişinin ruhunda adam öldürecek derecede kin oluşması için hiçbir neden yoktur.” [60]
Cenabı Hakk, Kehf suresinde, gaybi hususlarda fayda getirmeyecek şekilde çok fazla çabalamamızı ve hele kâfirler ile bu konularda tartışma ortamında bulunmamızı emretmektedir. “”Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir” diyecekler; yine: “Beş kişidir; altıncıları köpekleridir” diyecekler. (Bunlar) bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (Kimileri de:) “Onlar yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir” derler. De ki: Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle ise Ashâb-ı Kehf hakkında, delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve onlar hakkında (ileri geri konuşan) kimselerin hiçbirinden malumat isteme.”[61]
Kur’an, Âdemoğulları kıssasındaki ilgili aşamada Allah’a kullukta yani ibadetlerde, insanlarda olması gereken bir olguya “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” ilkesinedikkat çekerken; müfessirler, fayda getirmeyecek ve güçlerinin de yetmeyeceği gaybi konularda fikirler yürütmektedirler. Bu yüzden Âdemoğulları kıssası, İsrailiyat ve mitolojik rivayet ve indî mütalaalarla doldurularak kıssanın tevhidi yönü sislenmiştir.
Yürütülen bu fikirlerden bigâne kalamayacağımız için, zorunlu olarak sırf olumsuz örneklik olması açısından çeşitli alıntılar yapacağız. Bu alıntılarımızı lütfen! Yukarıdaki “Âdemoğulları arasındaki ihtilaf” başlığında tespitlerimiz vegayb ile ilgili vurgularımız ışığında değerlendirmeye çalışınız!
Kurban sunma ihtiyacı için gerçekleşen olay, Müfessirlerin hemen tümü tarafından şu şekilde anlatılmaktadır: “Allah Teâlâ, zaruret hali mevcut olduğu için Hz. Âdem’in erkek çocuklarının kız çocuklarıyla evlenmesini emretmişti. Ve söylendiğine göre; Hz. Âdem’in, her batından bir erkek bir de dişi çocuğu doğuyordu. Habil’in bacısı çirkin, Kabil’in bacısı güzeldi. Kabil, öz kardeşini tercih etmek istedi. Hz. Âdem ise buna müsaade etmedi. Ancak Allah’a birer kurban takdim etmeleri gerektiğini; kimin kurbanı kabul edilirse; Kabil’in bacısının onun olacağını bildirdi. Habil ve Kabil kurbanlarını sundular. Habil’in kurbanı kabul edildi. Kabil’in ki kabul edilmedi.”[62]
Bu ensest çözümlü anlatımları beğenmeyenler, alternatif bir rivayet daha getirirler: “Yine, bu hususta Cafer-i Sadıktan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Hz. Âdem hiçbir zaman kendi kız çocuğunu kendi oğlu ile evlendirmezdi. Böy­le bir şey yapmış olsaydı, Peygamber(sav) bu işten yüz çevirmezdi Âdem’in dini hiçbir zaman Peygamber(sav)’ın dininden farklı değildi. Yüce Allah, Âdem ile Havva’yı yeryüzüne indirip onların bir araya gelmesini sağlayınca, Hz. Havva bir kız çocuğu doğurdu. O da buna Anâk adını verdi. Bu kız fa­hişelik yaptı. Yeryüzünde ilk fahişelik yapan odur. Allah da üzerine onu öl­düren birisini musallat etti. Daha sonra Hz. Havva, Kabil’i doğurdu, sonra da Habil’i doğurdu. Kabil, olgunlaşınca Allah ona, cinlerin çocuklarından Ce­male adında bir kadını İnsan suretinde gösterdi. Hz. Âdem’e de Bunu Kabil ile evlendir, diye vahyetti. O da onunla evlendirdi. Habil yetişip olgunlaşınca, yüce Allah, Hz. Âdem’e yine insan suretinde bir huri indirdi. Bu huriye rahim yarattı. Bunun da adı Bezle idi. Habil onu görünce onu sevdi. Allah, Hz. Âdem’e, Bezle ile Habil’i evlendir diye vahyetti, o da bunu yaptı. Bu se­fer Kabil dedi ki: Babacığım, ben kardeşimden yaşça daha büyük değil mi­yim? Hz, Âdem: Evet dedi. Bu sefer Kabil şöyle dedi: O halde ben, senin ona yaptığına ondan daha layık değil miydim? Hz, Âdem ona: Oğlum, bana bu şekilde davranmayı Allah emretti. Lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine ve­rir. Kabil: Allah’a yemin ederim ki hayır böyle değil, onu sen bana tercih et­tin deyince, Hz. Âdem şöyle dedi: Haydi birer kurban sununuz. Hanginizin kurbanı kabul olunursa, o fazilete daha layıktır, dedi.”[63]
Bu rivayeti kitabına alan müfessir, rivayetin saçmalığını da hemen açıklamaktadır. “Peki, kiminle fu­huş yaptı? Diye sorulur. Ona, insan gibi görünen bir cinni ile mi? Böyle bir şey ise, bu konuda ortada mazeret bırakmayacak bir şekilde sahih bir nak­li gerektirmektedir. Böyle bir nakil ise bulunmamaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.”[64]
Kadim İslam kaynaklarında yer alan bu ve benzeri rivayetler sadece İslam kaynaklarında değil Yahudi tefsir kaynaklarında da bulunmaktadır. “ Kabil ile ikizinin yeryüzünde doğdukları, iki kızdan daha güzel olanı kimin alacağını tesbit için Kurban takdim ettikleri (….) şeklindeki rivayetler Tevrat tefsirlerinde de yer almaktadır. Apokrif kabul edilen, hem Süryanice hem de Arapça nüshaları bulunan “Hazineler mağarası” (La caverne des trésors) adlı kitapta da aynı bilgiler bulunmaktadır.“[65]
Yukarıda değindik yineleyelim; “Âdemoğulları arasındaki ihtilaf” başlığındaki Kadim tefsir kaynaklarından yaptığımız bu alıntıları, Kur’an’ın gayb ile ilgili vurguları ve bizim diğer tespitlerimiz ışığında değerlendirmeye çalışınız!

8- Allah’ın kurban ibadetini kabul şartı; takva:

“..kâle innemâ yetekabbelullâhu minel muttekîn” “…Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” dedi”[66] Ademoğulları kıssasının bizce can damarı! Burasıdır. Çünkü Cenabı Hakk, Âdemoğullarını örnek vererek kıyamete değin yeryüzünde yaşayacak tüm vahiy muhataplarının dikkat etmesi gereken genel bir ilkeyi vazetmektedir. “…Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” Takva yalnızca Kurban değil tüm kullukta yerine getirilmesi gerekli bir husus olduğu daha Yaratılış kıssasında beyan edilmektedir. “Yâ benî âdeme kad enzelnâ aleykum libâsen yuvârî sev’âtikum ve rîşâen ve libâsut takvâ zâlike hayrun, zâlike min âyâtillâhi leallehum yezzekkerûn” “Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi… İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar”[67] Elimizdeki Mushaf’ta da en başta, Bakara suresi ikinci ayetinde şöyle bildirilmektedir: “O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.“[68] Diğer ayetlerde ise şu hususlar beyan edilmektedir. “Ey imân etmiş olanlar! Allah Teâlâ’ya bihakkın takvâ ile ittikada bulununuz. Ve siz ancak Müslümanlar olduğunuz halde vefat ediniz..”[69] “En çok korunan ise ondan (ateşten) uzak tutulur.”[70] “Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok takva sabi olanınızdır.”[71] “Kullarımızdan, takvâ sahibi kimselere verdiğimiz cennet işte budur.”[72]
“Takva birçok şeyi ifade eder: 1) İnsanın, yaptığı ibadetlerde kusur edeceği endişesi ve korkusuna düşerek, elinden geldiği nispette kusurlardan korunması… 2) İnsanın, yaptığı taatları, Allah rızasını istemenin dışında, herhangi bir maksat için yapmaktan korunması… 3) İnsanın, ibadetlerinde, Allah’tan başkasının ortak olmasından ittikâ edip, korunmasıdır… Bunlar, gözetilmesi ne kadar da güç ve zor olan şartlardır! Bu kıssa(Âdemoğulları) ile ilgili olarak şu da söylenmiştir: “O iki kardeşten birisi kurbanını, malının en güzelinden seçmiş, diğeri ise malının en adisini kurban olarak sunmuştu.”[73]
Bu doğrultuda Hacc suresinde Kurban ibadeti hakkında bir açıklama bulunmaktadır. “Len yenâlellâhe luhûmuhâ ve lâ dimâuhâ ve lâkin yenâluhut takvâ… ” “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır.”[74] Hacc’da kesilmesi emredilen Kurbanlar ve onları Kurban ederken alınması gereken tavırlar ve aynı zamanda Kurbanı emreden Allah’ın nezdinde Kurban’ın anlamı hakkındaki bu beyanlar; Âdemoğulları kıssasında anlatılan ilke ile çok uyumlu ve adeta onun geniş bir tafsilatıdır. “Biz her ümmet için bir “Mensek” kıldık, O’nun kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar diye. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır, artık yalnızca O’na teslim olun. Sen alçak gönüllü olanlara müjde ver.”[75] Kurban’ın çok kadim bir ibadet şekli olduğunu beyan eden bu ayeti kerime’nin arkasından gelen ayetlerde, onu yerine getirirken dikkat edilmesi gereken ilkeler de açıklanmaktadır.Kurban ibadetinin, yerine getirilmesi gereken baş kuralının “Takva” olduğu vurgulanmaktadır. Bu husus ayrıca İsrailoğullarının “Bakara” kurban etme kıssalarında da işlenmekte ve onların olumsuz lakayt tavırlarına dikkat çekilmektedir.
Kanaatimizce Âdemoğulları kıssasındaki Kurban takdimi ve kabul edilmeyişini iyi algılamamız için; Bakara suresinde İsrailoğullarına emredilen kurban kesimini anlatılan kıssadaki beyanlar arasında bir alaka kurmamız yararlı olacaktır. “Musa, kavmine: Allah bir sığır kesmenizi emrediyor, demişti de: Bizimle alay mı ediyorsun? Demişlerdi. O da: Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım, demişti. “Bizim adımıza Rabbine dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın” dediler. Musa: Allah diyor ki: “O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında bir inek.” Size emredileni hemen yapın, dedi. Bu defa: Bizim için Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın, dediler. “O diyor ki: Sarı renkli, parlak tüylü, bakanların içini açan bir inektir” dedi. “(Ey Musa!) Bizim için, Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın, nasıl bir inek keseceğimizi anlayamadık. Biz, inşaallah emredileni yapma yolunu buluruz” dediler. (Musa) dedi ki: Allah şöyle buyuruyor: O, henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası bulunmayan bir inektir. “İşte şimdi gerçeği anlattın” dediler ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler, ama az kalsın kesmeyeceklerdi.”[76]
İsrailoğullarının, sığır kurban etme kıssasında, Allah’a takdim edilecek bir kurbandaki gösterilmesi gereken özenin altı çizilmektedir. Bu tanımlamalar yaratılıştan itibaren kıyamete kadar tüm vahiy muhatapları için geçerli kıstaslardır. Aynı zamanda fıtrîdir. Neden? Kâinatın sahibine şükrünü eda eden bir kişi onun ihsan ettiği şeyden, Allah’a kurban ettiğinin bilicinde olmalıdır ki, elindeki en ideali ona takdim etsin. Aksi düşünce yaratıcıya karşı kayıtsızlığı ortaya çıkaracaktır. İsrailoğullarının sığır kurban etme kıssası da bu olguya dikkat çekmektedir.
Buna göre Allah’a sunulan bir kurban eldeki en değerli vasfa sahip olmalıdır. O halde Âdemoğullarından, kurbanı kabul edilmeyenin (Kabil); Allah’a takdim ettiği Kurban’ında, Allah’a karşı gerekli ve layık olan bu itinayı göstermediği ve isteksizce ya da lakaydî olarak bu ibadeti yerine getirdiği anlamını çıkarmamız mümkündür.
Muhtemeldir ki İsrailoğullarının, Allah’a kulluklarındaki benzeri gelgitleri yaşayan Kabil; sunduğu Kurban’da da gereği gibi özen göstermemiştir. Bundan dolayı Cenabı Hakk’ta onun kurbanını kabul etmemiştir. Kabil’in kurban takdimindeki bu kayıtsızlık aynı zamanda onun yaşamdaki Allah’ın emirlerine olan ilgisinin bir yansıması olmalıdır. İşte tam bu aşamada Takva’nın yaşamdaki yeri gündeme gelmektedir. Dolayısıyla Âdemoğullarının kurban takdimini, Allah’ın bu kurbanları kabul ve reddinin sebebini, Habil’in, Kurban’ın kabulü ile ilgili sözüne dair Kur’an perspektifinde yapılacak yorumlar ancak bu şekilde olmalıdır ki, Kur’an vizyonunda yani sahih olsun ve olayı mitolojik boyuttan kurtarsın. Kur’an’ın mesajlarını öğüt ve ibret öğelerini ön plana getirsin.

9- Kurbanın kabul edilip edilmemesinin alameti:

Kur’an’daki “Hani birer kurban takdim etmişlerdi” ayet’inden, Âdemoğullarının ikisinin de Allah’a Kurban sunduğunu anlamaktayız. Ancak “..birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti.” Ayetinden hangisinin kurbanının kabul edilmediğini veya hangisinin kurbanının kabul edildiğini anlayamamaktayız. Bu ayrıntıyı Tevrat vasıtasıyla mufassallaştırabilmekteyiz. Tevrat’ta “(Rab) Kâin’i/Kabil ve sunusunu ise reddetti.” Denmektedir. Buna göre Âdemoğullarından yaşça en büyüğü olan, ağabey Kabil’in sunduğu Kurban kabul edilmemiştir.
Kurbanların kabul edilip edilmemesi muhataplara nasıl belirtilmiştir bunun hakkında da Kur’an ve Tevrat’tan alabileceğimiz bir bilgi yoktur. Ancak İslam kaynakları bu kabul veya red belirtisinin Kur’an’da yer alan bir ayrıntıya atfen olabileceği yorumlarında bulunmuşlardır.Müfessirler buna işaret olarakKur’an’daki;”Doğrusu Allah bize, (gökten inen) ateşin yiyeceği (yakıp kor edeceği) bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti”[77] ayetini temel almışlardır.
Ali İmran suresindeki ayette anlatılan ve İsrailoğullarının, Allah’tan bir işaret olarak algıladıkları, gökten inen bir ateşin yaktığı kurban ritüeline dair inançları hakkında Tevrat metinlerinde de benzer anlatımlar bulunmaktadır.Şöyle denmektedir Tevrat metinlerinde;“Süleyman duasını bitirince, gökten ateş yağdı; yakmalık sunularla kurbanları yiyip bitirdi. Rab’bin görkemi tapınağı doldurdu.”[78] Bu anlatımda bize şu arz edilmektedir: Yahudi inancında gökten inen bir ateşin sunulan Kurbanı yakarak yok etmesi, Allah’ın o Kurbanı ve sunanların bu ibadetini kabul ettiği anlamındadır.
Dolayısıyla Yahudi teolojisinin bir ritüeli olan ve Yahudilerce Allah ile insanlar arasındaki irtibatın bir göstergesi kabul edilen, sunulan Kurban’ın gökten bir ateş vasıtası ile yakılması ritüeli; İslam âlimleri tarafından, Âdemoğullarının kurbanının kabul edilip edilmemesinin alameti olarak algılanmış ve tefsirlerde bu şekilde açıklanmıştır. Buna dair bir alıntı yapalım. “Kurbanın kabul edildiğinin alâmetinin, gökten gelen bir ateşin onu yiyip bitirmesi olduğu söylenmiştir. İşte bu, müfessirlerin ekserisinin görüşüdür.Mücâhid ise, ateşin onu yakıp bitirmesini, kabul edilmeyişinin alâmeti olduğunu söylemiştir. Birinci görüş daha uygundur. Çünkü müfessirlerin ekserisi bunu kabul etmişlerdir.”[79]
Bu hususta gördüğümüz olumsuzlukları beyan etmeden geçemeyeceğiz. İslam kaynaklarındaki yorumlarda Kabil’in kurbanının tahıl olduğu kabul edilmektedir. Oysa Kur’an ve Tevrat’ta değinilen, kurban takdimesinin yanması ritüelinde; gökten inen ateş kurban edilen hayvanı yakmaktadır. Dolayısıyla İslam kaynaklarında yapılan yorumlarda tezat oluşmaktadır.
Ayrıca Kur’an ve Tevrat’ta, Âdemoğullarının kurbanlarının nasıl kabul edilip edilmediğinin belirtisi hususunda bir açıklama bulunmazken, bu gaybi konuda ve tezatlar içerisinde, eklektik teolojik yamalarla! Veya indî nitelikli açıklamalar yapılması, Kur’an perspektifinden yanlış bir algılamadır kanaatindeyiz.
Eğer Kurbanın kabul veya reddi olayı Yahudi ritüeli sonucu gerçekleştiği kabul edilirse, Hz. Âdem’in peygamber olduğu anlayışı veya peygamberlik fonksiyonu zayıflatılmaktadır. Tefsir rivayetlerinde Âdem’in kendisinin önerdiği Allah’a kurban sunulma teklifinin; “Hz. Âdem şöyle dedi: Haydi birer kurban sununuz. Hanginizin kurbanı kabul olunursa, o fazilete daha layıktır, dedi.”[80] Yerine getirilmesine karşın Allah’ın, sunulan kurbanları kabul veya red olgusunu bir peygamber aracılığıyla bildirmemesini oğulları arasında hakem vazifesi yaparak ıslaha çalışması ortamının olmamasını nasıl açıklamak gerekmektedir? Hadi bunun sebebini kendinize bir sorun!….
Bizce gaybi olan bir konuda çok fazla yorulmayınız, tefsirlerde yer alan bir İsrailiyatı sunalım da sebebi neymiş anlayalım! “İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir; Kabil kardeşini öldürünce, Âdem Mekke’de bulunuyordu. Bu öldürmenin akabinde, ağaçlarda diken oldu, yiyeceklerin tadı değişti. Meyveler ekşidi, sular tuzlu oldu. Yeryüzü toz-toprağa bulandı. Bunun üzerine Âdem (a.s) şöyle dedi: Yeryüzünde önemli bir olay meydana gelmiş olmalı. Hindistan’a gitti, Kabil’in Habil’i öldürmüş olduğunu gördü.”[81]
Kutsal kitaplarda, Tevrat/İncil/Kur’an; Hz. Âdem’e, oğullarının ihtilaf ve çözümlerinde neden aktif bir yer verilmemiştir? Bunun cevabı bu güne kadar ya sorulmamış veya yukarda verdiğimiz alıntı da olduğu gibi İsrailiyat olamayan cevaplar aranmamıştır. Binaenaleyh kutsal kitapların yer vermediği konulardaki boşlukları, indî görüşlerle doldurmanın getirdiği zaaflar vardır. Gaybi konularda geçerli/sahih mesnedi olmayan indî fikirler ileri sürerek yapılan yorumlardan çıkan açıklar ya da zaaflar, bir başka indî yorumla kapatılmaya çalışılmakta böylece kıssa tezatlar ve sonunda hurafeler yığını mitolojik bir unsura dönüşmektedir. Ne yazık ki, Âdemoğulları kıssasının, İslam kaynaklarında uğradığı esef verici sonuç budur.

10- Yeryüzünde işlenen ilk cinayet:

Âdemoğulları kıssasının en önemli ayrıntısı ve belki de nazil olma sebebi, kardeşin kardeşi katletmesi ve yeryüzünde işlenen ilk cinayettir. Öncelikleayetteki,Kabil’in;”Andolsun seni öldüreceğim” İfadesinde yer alan, bu fiile onu iten olguyu iyi anlamamız gerekmektedir. Çünkü bu kıssa kıyamete kadar tüm insanlık için öğüt ve ibret olma konumundadır. Bu yüzden katil ve maktul arasındaki olayla alakalı psikolojik sebepleri iyi analiz etmemiz gerekmektedir.
Her iki kardeş arasında öldürme beyanına varan ihtilafın dini kaynaklı olduğunu tespit etmiştik. Kabil ve Habil’in, Allah’a Kurban sunmaları ve akabinde birininkinin kabul edilmemesi öldürmeyle sonuçlanan fiile sebep olmuştur. Aslında ihtilaf dini kaynaklı gibi gözükse de aynı zamanda beşeri vasıflı olduğunu görmemiz gerekmektedir. Çünkü Kabil’in Kurban’ının kabul edilmemesi, onun Allah nezdinde saygınlığını kaybetmesi dolayısıyla bu saygınlığı Habil’e kaptırmasıdır. Çünkü Habil’in takdim ettiği Kurban, Allah nezdinde kabul görmüştür. Dolayısıyla Habil, Allah nezdinde saygınlık kazanmıştır. İşte tam burada beşeri olgu ortaya çıkmaktadır. Şeytan artı nefsin dürtüleriyle ortaya çıkan kıskançlık, hased ve kin; Âdemoğulları arasına ihtilafı ve neticesi olarak cinayeti sokmuştur.
Kur’an-ı Kerim’deki kıssada; Kabil’in, Allah’a takdim ettiği kurbanının kabul edilmediğini öğrendiğinde tepkisi derhal kardeşi Habil’e yönelmektedir. Oysa Habil’in bu vakıada bir dahli bulunmamaktadır. Olay tamamen onun dışında gerçekleşmiştir. “Allah Teâlâ, Kabil’in Habil’i, ‘Seni elbette öldüreceğim” dediğini, Habil’in de, “Allah, ancak muttekîlerden kabul buyurur” diye cevap verdiğini nakletmiştir. Bu kelamda bir hazif vardır ve takdiri şöyledir: “Sanki Habil, Kabil’e “Niçin beni öldüreceksin?” demiş. Kabil de, “Çünkü senin kurbanın kabul edildi” demiş. Bunun üzerine Hâbil, “Benim suçum ne! Allah, ancak muttakîlerden kabul buyurur” demiştir.”[82]
Mesela kardeşler arasında ihtilaf ettikleri maddi konulara dair şöyle bir diyalog olmamıştır. “Sende benim istediğim kızı veya tarlayı, toprağı, v.s istemeseydin!.. Onlara haksız yere göz dikmeseydin! gibi… Kur’an’da, İslam külliyatında yer alan ihtilaf sebeplerinin aksine bir sebeple ilgili diyalog geçmektedir, her iki kardeş arasında…”Allah, ancak muttekîlerden kabul buyurur”
Binaenaleyh Kabil’in, Habil’e olan olumsuz tepkisinin altında manevi, duygusal temelli; kıskançlık, hased ve kin olgusunun yattığı anlaşılmaktadır. “Haset, kendisiyle yerde ve gökte Allah’a isyan edilen ilk günahtır. Gökteki İblis’in Âdem’e olan hasedi, yerdeki ise; Kabil’in Habil’e olan hasedidir.”[83]
Bu kıskançlık, haset ve kin olgusunu ve olumsuz sonuçlarını Kur’an’ın beyan ettiği bir diğer kıssada da görmekteyiz. Bu yönüyle her iki kıssanın birlikte anlaşılmasında yarar bulunmaktadır kanaatindeyiz. Yusuf suresinde şöyle beyan edilmektedir: “(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf’la kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir…. Yusuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da sâlih kimseler olursunuz!”[84] Tevrat’ta ise bu durum şu şekilde anlatılmaktadır: “Yusuf’un kardeşleri babalarının onu kendilerinden çok sevdiğini görünce, ondan nefret ettiler. Yusuf’a tatlı söz söylemez oldular.”[85]
Kur’an-ı Kerim’deki, Yusuf kıssasında, Yakuboğullarının, babaları nezdindeki itibarlarında hissettikleri düşüklüğün sebep olduğu, hased/kıskançlık ve sonuçlarının anlatıldığı ayetlerde; kıskançlığın aynı zamanda kardeşleri Yusuf’u öldürmeyi kastetmeye kadar vardığını gözlemlemekteyiz. Bu durum Kur’an’da şu şekilde; “(Aralarında dediler ki:) Yusufu öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!”[86] Tevrat’ta ise şöyle anlatılmaktadır: “Kardeşleri onu uzaktan gördüler. Yusuf yanlarına varmadan, onu öldürmek için düzen kurdular.”[87]
Âdemoğulları kıssası ile Yusuf kıssası bu açılardan birbirine benzer anlamlar taşımaktadır. Yusuf kıssasında, Âdemoğulları kıssasındaki gibi ortaya atılan; mal, mülk, toprak, kız v.b maddi unsurlar yoktur. Olay tamamen manevi, duygusal ortamda kıskançlık, kin ve nefret ekseninde ve çok olumsuz sonuçlara sebep olacak şekilde gelişmektedir. Eğer Yusuf’un(a.s) bazı kardeşlerinin –Ruben ve Yahuda- önerileri olmasa o da Habil gibi öldürülmüş olacaktı ki, bu katlin de tek sebebi, sevgi üzerinden yapılan kardeşler arasındaki kıskançlıktır. Ortada mal, mülk, para, v.b maddi olgular yoktur.
İşte yalnızca duygusal olan bu durum –sevgi- bile insandaki hırsı, ihtirası, kin ve nefreti dolayısıyla kıskançlığı gündeme getirmektedir. Kur’an hased/kıskançlığın olumsuzluğunu şu ayetleri ile beyan etmektedir.“..Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan verdiği şeyler için insanlara hased mi ediyorlar?”[88] “Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler.”[89] “De ki: “Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.” Onlar size: Hayır, bizi kıskanıyorsunuz, diyeceklerdir. Bilâkis onlar, pek az anlayan kimselerdir.”[90] “Ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden.”[91]
Kabil’deki bu kıskançlık, hased vasfına karşılık kardeşi Habil yumuşak huylu halim-selim bir insandır. Çünkü o abisinin öldürme tehditlerine rağmen muvahhid çizgisini bozmadan ona maruf ‘u tavsiye etmektedir. “Diğeri de “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” dedi” ayetindeki ifade Habil’in, Kabil’e göre; Allah’a daha itaatkâr bir kul olduğunun yansıması sözler olarak gözükmektedir. Arkasından gelen ayetlerdeki uyarıları, kardeşini kötü iş işlemekten uzaklaştırmak için sarf ettiği çabaların aksülameli gibidir. “Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”
Müfessirler neden haklı olduğu halde Habil’in kendisini korumadığı üzerinde durmuşlar ve çeşitli fikirler üretmişlerdir. Bizce en makul olan Razî’nin görüşüdür. Razî, Habil’in sözlerini şöyle yorumlamaktadır: “Daha sonra Allah Teâlâ, mazlum olan kardeşin, “Andolsun ki beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben kâinatın Rabbi olan Allah’tan korkarım” dediğini nakletmiştir. Bu ifadeyle ilgili iki soru vardır: Birinci soru: İnsanın kendisini müdafaa etmesi farz olduğu halde, Habil niçin, katil Kabil’e karşı kendisini savunmamıştır? Farz et ki bu farz değil ama en azından haram da değildir. O halde daha niçin Habil, “Çünkü ben, kâinatın Rabbi olan Allah’tan korkarım” demiştir? Bu soruya birkaç yönden cevap verilebilir: 1) Şöyle denilebilir: Maktul Habil, çeşitli emarelerden dolayı zann-ı galip ile Kabil’in kendisini öldüreceğini anlamıştı da bu sözü, ona bir nasihat ve vaaz olsun diye söylemişti. Yani, “Ben, haksız yere ve zulüm ile seni öldürmeyi uygun bulmuyorum. Seni öldürme işini, ancak Allah’tan korktuğum için yapmıyorum” demek istemiştir. Habil bu sözü, kardeşi kendisini öldürmeden önce söylemişti ki bundan maksadı, kasten adam öldürmenin çirkinliğini Kabil’in kalbine sokmaktı. İşte bu sebepten ötürü Kabil’in biraz sabrettiği, Habil’in uyuyunca, büyük bir taşla başını ezerek onu öldürdüğü rivayet edilmiştir. 2) Ayetteki “Ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim” ifadesi, “Seni öldürmek için sana elimi uzatmam. Elimi sana, ancak kendimi müdafaa etmek için kaldırırım” manasınadır. Ehl-i ilim şöyle derler: “İnsan kendisini müdafaa ederken, önce en ehveni ile işe başlayıp derece derece ilerlemesi gerekir. Kişinin, kendisini müdafaa için ilk planda karşısındakini öldürmeye niyetlenme hakkı yoktur. Aksine onun hakkı, kendisini müdafaa etmektir. Nihayet insan, kendisini ancak karşısındakini öldürerek kurtarabileceği kanaatine varır ise, ancak o zaman onu öldürmesi caizdir. 3) Bazı âlimler şöyle demişlerdir: “Öldürülmek istenen kişi, şayet kendisi dilerse, katilin isteğine boyun eğmesi caizdir. Nitekim Hz. Osman (r.h) da böyle yapmıştı. Hz. Peygamber (s.a.s), Muhammed İbn Mesleme (r.a)’ye “Kolunu yüzüne tut (kadere boyun eğ). Allah’ın öldürülen kulu ol, fakat öldüren kulu olma” buyurmuştur. 4) Nefs-i müdafaanın farz oluşu, şeriatların değişmesi ile değişen bir hüküm olabilir. Mücâhid: “O zamanlar nefsi müdafaa mubah değildi” demiştir. İkinci Soru: Niçin şart fiil, cevap ise ism-i fail sîgasında getirilmiştir? Bu, ayetteki ifadesidir. “Andolsun ki beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatıcı değilim” ifadesidir. Cevap: Bu, Habil’in o kötü işi kesinlikle yapmayacağını ifade eder. İşte bundan dolayı, sözünü nefyi te’kid eden ba harf-i cerri ile (diyerek…) söylemiştir.”[92]
Habil hakkında bir başka önemli ayrıntı bulunmaktadır ve müfessirler bu hususu göz ardı etmektedirler: “İbn Cerir şöyle demiştir: Ayette maktulün katilin kendisini öldürmeye karar verdiğini bildiğine, buna rağmen nefsini müdafaa etmediğine dair bir delil yoktur. Onu suikastla öldürdüğü söylenmiştir.”[93]
Bu tespit önemlidir. Tüm müfessirler, sanki Habil’in, Kabil’in kendisini öldürülme tehdit ve teşebbüsüne rağmen savunma yapmadığı gibi bir anlayış geliştirmişlerdir. Oysa onun kendini bundan korumadığı sonucunu çıkarmamız mümkün değildir. Çünkü Tevrat’ta Habil’in Habil’e tuzak kurarak öldürdüğü iması vardır. “Kayin(Kabil) kardeşi Hevel/Habil’e, “Haydi, tarlaya gidelim” dedi. Tarlada birlikteyken Kayin kardeşine saldırıp onu öldürdü.”[94] Anlatımı bulunmaktadır. Tevrat anlatımındaki; Kabil’in, Habil’i “Haydi, tarlaya gidelim” diyerek çağırması ifadesi bu tuzağın bir açılımı gibidir. Dolayısıyla Kabil’in Habil’i tasarlayarak bir tuzak sonucu öldürdüğü seçeneğini bundan dolayı Habil’in kendini koruyamadığı ihtimalini güçlendirmektedir.
Tevrat’taki bu anlatım ile Kur’an’daki kardeşler arasındaki diyalogu örtüştürürsek; Habil, Kabil’in tehditlerine rağmen yumuşak bir uslub ile ona bu olumsuz düşünceleri hakkında uyarılarda bulunmuş ve bütün bu ölüm tehditlerine rağmen Kabil’in kendisini öldüreceğini ummamıştır. Bu yüzden Tevrat’ta anlatılan Kabil’in davetine uymuş ve burada bir suikast, tuzak sonucu katledilmiştir.
Kesin olan bir husus vardır ki, Âdemoğullarından biri diğerini hem öldürmekle tehdit etmiş “…kâle le aktulennek..”“..seni mutlaka öldüreceğim…”[95] Ve hem de bu fiili gerçekleştirmiştir.“Fe tavveat lehu nefsuhu katle ahîhi fe katelehu fe asbaha minel hâsirîn” “Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü: bu yüzden de kaybedenlerden oldu.”[96]
Yine bir başka acı gerçek var ki, yeryüzünün ilk cinayeti bir kardeş katli şeklinde gerçekleşmiştir. Bunun sebebi ise kıskançlık yani duygusallık neticesidir. Bu olay aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’deki, yaratılış/Âdem sahnesindeki Meleklerin, Cenabı Hakk’a, yarattığı insan hakkında sordukları olumsuz sorunun gerçeğe dönüşmesidir. “(Melekler)….yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? Dediler…”[97]
Bu olgu aynı zamanda Âdem (Yaratılış) kıssası ile Âdemoğulları kıssası arasındaki anlaşılma açısından siyak-sibak ilişkisini ve kronolojik bağın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

11- Habil neden Kabil ile anlaşmaya yanaşmadı:

Bu aşamada gündem edeceğimiz önemli bir konu vardır. Ademoğullarının, İslam külliyatı ve diğer teolojik ve ideolojik yorumlardaki Habil ve Kabil arasında “kız” ve “Toprak/mülkiyet” yüzünden ihtilaf edildiği iddialarını baz alırsak; Kabil’in ölüm tehdidine karşı, Habil’in öne sürülen bu maddi isteklerden, abisi Kabil lehine feragat ederek neden anlaşmaya yanaşmamıştır?
Dolayısıyla ölümü yeğlemiş ya da “Seni öldürmek için sana elimi uzatmam.” Gibi uyarılar yapmıştır. Kendini öldürttürecek sebepleri ortadan kaldırmak ve böylece Kabili ıslah etmek dururken neden onun nefsini daha da tahrik eden açıklamalar yapmıştır?”Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” dedi (ve ekledi:) “Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”[98]
Bunlara cevap olarak, Âdemoğullarının ihtilafı hakkında iddia edildiği gibi ortada “kız” veya “toprak/mülkiyet” merkezli Habil’in inisiyatifinde olan maddi bir sebep olmamasındandır diyebiliriz. Eğer böyle maddi durumu çağrıştıracak bir şey olmuş olsaydı –kız/mülkiyet-; Habil, Kabil lehine bu isteklerinden vazgeçebilirdi diyoruz.
Dolayısıyla Âdemoğullarının, Allah’a kulluklarında yaptıkları bireysel hatanın neticesi ortaya çıkan Kabil’in, Allah nezdindeki olumsuz (muttaki olmayan) konumunun izalesindeki yanlış davranışı cinayetle sonuçlanmıştır. Oysa Kabil yeniden kendine çeki düzen vererek hatasını düzeltip Allah’tan af dileyerek ona sığınmış olsa idi kulluğunun doğru olan istikametini tutturmuş ve katil olmamış olacaktı. Tıpkı babası Âdem ve Annesi Havva’[99]nın hatalarını tövbe ile düzeltmeleri örneğinde olduğu gibi. Oysa Kabil bu doğru yola değil Habil’i öldürüp ortadan kaldırarak, eski saygınlığına ulaşmaya ya da Allah’ı nazara almayarak daha da batak olan bu yola nefsinin olumsuz isteklerine yönelmiştir. Nefsin olumsuzluğa meyyal olduğu Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde yar almaktadır. Örnekleyelim: “nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”[100] “(Samirî) Böyle yapmayı bana nefsim güzel gösterdi.”[101] “Kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? Sen (Resûlüm!) ona koruyucu olabilir misin?”[102] “Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.”[103] “Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene. Sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim ki, Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.”[104]
Buna istinaden Yusuf kıssasındaki kardeşler arasındaki kıskançlık anlatımı ile Âdemoğulları arasındaki kıskançlığı manevi temel üzerine yorumladığımızda hem tefsirlerde yer alan lüzumsuz israiliyat rivayetlerinden hem mitolojik yamalardan sıyrılmış olmaktayız. Artı bir değer bir metod olarak Kur’an’ı, Kur’an ile tefsir etmekteyiz.

12- Kabil Habil’in günahını yüklenebilir mi:

Habil’in öldürülme eylemi karşısında kendisini müdafaa etmek istemediğinin bir alameti olarak şu sözlerini görmek gerekir. “Ben istiyorum ki, sen, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zalimlerin cezası işte budur.” Bu sözleri ile Habil kendisinin öldürülmesine karşı koymayacağını buna mukabil eğer öldürülürse bu suçun da cezasız kalmayacağını ihtar etmektedir. “Böylece Kur’an, öldürme suçundan dolayı suçsuz kardeşin diğerine acıdığını, onu uyarmaya çalıştığını, masum ve takva sahibi kardeşine karşı giriştiği eylemden onu utandırmaya çalıştığını canlandırıyor.”[105]
Ancak Habil, Kur’an’ın temel ilkelerinden biri olan “Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez.”[106] Prensibine aykırı gözüken bir söz sarf etmektedir. “İbni Abbas, Mücahid, Dahhak, Katade ve Suddî; ayetin beni öldürmenin günahı ve daha önce kendi günahın anlamına geldiğini söylemişlerdir”[107] “Zeccac: “Bu ifade, “Sen, hem beni öldürme günahını, hem de kurbanın kabul edilmeyişine sebep olan günahın ile Allah’a dönersin” manasındadır” demiştir.”[108] Mevdudi çok daha berrak bir yorumda bulunmuştur. “Yani, “Aynı suçu işlemektense, senin beni öldürmen için kötü niyetler besleme günahını işlemeni tercih ederim. Böylece sen kendi saldırganlığının günahının yükünü ve hem de, kendimi savunmak için belki sende açacağım yaraların günahını ve yükünü de taşıyacaksın.”[109] Demektedir.
Dolayısıyla Habil kendi işlediği günahların Kabil tarafından yüklenilmesini değil, Kabil’in kendisine yaptığı ölüm tehditlerine karşı, nefs-i müdafaaya girerek işleyebileceği bir öldürme günahını ve Kabil’in diğer geçmişte işlediği günahları yükleneceğini belirtmekte ve bundan dolayı da “ateşe atılacaklardan olasın” diye bedduada bulunmaktadır. Muhtemeldir ki, Habil bu sözleri ile öldürülmeyi değil Kabil’i kötü niyetlerinden vazgeçirmeyi umarak sarf etmiştir. Ancak Habil’in bu muvahhid tavrı işe yaramamış ve Kabil nefsine uyarak kurduğu bir tuzak sonucu Habil’i katletmiştir.

13- Katilin pişmanlığı:

Âdemoğulları kıssasının, yeryüzünde ilk cinayet vakıasını konu edinmesi yanı sıra canilerin de duyacakları pişmanlığı vurguladığını gözlemlemekteyiz. “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim” dedi ve ettiğine yananlardan oldu.”[110] Müfessirler bu sahnenin anlatımında karganın ölü gömmeyi göstermesi üzerinde ısrarla durmalarına rağmen katil’in pişmanlığı üzerine gereği kadar hatta hiç dikkat göstermemektedirler.
Oysa yeryüzünde haksız yere işlenen hemen tüm cinayetlerde katillerin pişmanlık duymaları “vicdan azabı” çekmeleri önemli bir psikolojik özelliktir. Çünkü katil işlediği cinayetin hesabını ahrette vermeden önce bu dünyada azap çekmeye başlamaktadır. Öyle ki, bu sebeple -vicdan azabı- dolayı; kaçıp, gizledikleri suçlarını bile itiraf etmekte veya cezalarını çekmek için kendi istekleriyle adalete teslim olmaktadırlar.
Bu konuda Seyyid Kutup’un vurgusu anlamlıdır. “Açıktır ki, katilin pişmanlığı tövbe pişmanlığı değildir. Öyle olsaydı Allah tövbesini kabul ederdi. Pişmanlığı ancak işlediği cinayetin gerekçesiz oluşundan ve karşılaşacağı eziyet, yorgunluk ve üzüntüden kaynaklanmaktaydı.”[111]
Âdemoğulları kıssasındaki Kabil’in pişmanlığı da böyle bir pişmanlıktır. Pek tabi ona bunu acilen hatırlatan ve ölü gömmenin gerekli olduğu ve şeklini gösteren de karga olmuştur.“Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi…”“Böylece Allah, bir kargayı örnek göstererek cehaleti ve aptallığından dolayı Hz. Âdem’in(a.s) suçlu oğlunu uyarmıştır. Ve o bir cesedi saklama konusunda karganın kendinden daha donanımlı olduğunu gördükten sonra, yalnızca pişman olmakla kalmamış, aynı zamanda kardeşini öldürmekle kötü bir iş yaptığını anlamaya başlamıştır. “Yaptığına pişman olanlardan oldu” ifadesinde bu anlam gizlidir.”[112]
Kur’an, Kabil’in pişman olduğunu beyan ederken, Tevrat bu hususu muğlâk bırakmıştır. Tevrat’taki Âdemoğulları kıssasında, Kur’an’da açıklanan Karga’nın defnetme ve bu olayı gören Kabil’in pişmanlığı bölümü yer almamaktadır.
Tevrat’a göre Kabil Allah tarafından lanetlenip, nişanlanmış ve yeryüzü üzerindeki Nod denilen belirsiz, mahiyeti bilinmeyen bir coğrafyaya kaçmıştır. “Artık döktüğün kardeş kanını içmek için ağzını açan toprağın laneti altındasın…. İşlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek. Yeryüzünde aylak aylak dolaşacaksın.”…. Bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacağım. Yeryüzünde aylak dolaşacağım. Beni kim bulsa öldürecek.” Bunun üzerine RAB, “Kim seni öldürürse, ondan yedi kez öç alınacaktır” dedi. Kimse Kayin’i bulup öldürmesin diye onun üzerine bir nişan koydu.Kayin Rab’bin huzurundan ayrıldı. Aden bahçesinin doğusunda, Nod topraklarına yerleşti.”[113]

14- Kabil’in tövbe etmemesi:

Kadim tefsirlerde Kabil’in, karganın öğreticiliğinden sonraki pişmanlığı belirtilmektedir. Ancak Kabil’in pişmanlığının tövbeye dönüşmediğine de dikkat çekilmektedir. Razî bu durum hakkında şu yorumu yapmaktadır: “Zira, karganın diğer kargayı öldürüp, sonra da onu gömdüğünü görünce, kalbinin bu denli katı olmasına pişman olmuş …..Karga kargaya şefkat etti, ama benden kardeşime karşı bir şefkat zuhur etmedi. Merhamet ve güzel huylar bakımından, ben kargadan daha aşağıyım!..” demiştir. (Kabil) Allah’tan korktuğu için değil, işte bu sebeplerden dolayı pişman olmuş; bundan dolayı bu pişmanlık Kendisine fayda vermemiştir.”[114] Kurtubi de aynı görüştedir:“Bunun üzerine yüce Allah, Habil’in üzerine gömmek kastıyla toprak saçan bir karga gönderdi. Bunun üzerine kardeşi: “Yazıklar olsun bana. Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi oldum, dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu”. O, bu sözlerini yüce Allah’ın, Habil’e üstünü toprakla örtecek şe­kilde bir karga göndermek suretiyle lütufta bulunduğunu görünce söylemiş­ti. Bu pişmanlığı, tövbeden kaynaklanan bir pişmanlık değildi.”[115]
Mesela Âdemoğulları kıssasının son kısmında Kabil’in pişmanlığı ardından babası Âdem’in benzeri bir tavır aktarılmamaktadır. “Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.”[116] “(Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”[117]
Dolayısıyla Kabil pişman olmasına karşılık bunun gereği olan Allah’a tövbe işlemini yerine getirmemiştir. Ki, Kur’an’daki Âdemoğulları kıssasında tövbe’ye dair bir anlatım bulunmamaktadır.
Tevrat’taki Habil-Kabil kıssası ile Kur’an’daki bu olguyu örtüştürecek olursak; Kabil pişmanlığına rağmen Allah’a gereğince tövbe etmemiş dolayısıyla Şeytan’ın uğradığı gibi Allah’ın lanetine uğrayarak, babası Âdem ile birlikte olduğu bölgeden başka bir yere göçerek yaşamını orda sürdürmüştür. Tevrat bu durumu bariz olarak vurgulamaktadır. “Kimse Kayin’i bulup öldürmesin diye onun üzerine bir nişan[118] koydu.Kayin Rab’bin huzurundan ayrıldı. Aden bahçesinin doğusunda, Nod topraklarına yerleşti.”[119]
Nitekim Tevrat’ta, Kabil/Kayin soyunun, Âdem sonrası Nuh’a(a.s) kadar giden biyografik insanlık silsilesi içerisinde yer almadığını görmekteyiz. “Âdem karısıyla yine yattı. Havva bir oğlan doğurdu. “Tanrı Kayin’in öldürdüğü Habil’in yerine bana başka bir oğul bağışladı” diyerek çocuğa Şit adını verdi. Şit’in de bir oğlu oldu, adını Enoş koydu.”[120] Tevrat’ta Nuh’a kadar giden Âdem silsilesi, Şit’ten[121] itibaren devam eden Âdem torunları olarak isimleri ile sıralanmaktadır.
Dolayısıyla Kur’an’da, kardeşini öldürmesinden ötürü pişmanlığı belirtilen Kabil’in; Tevrat’ta da lanetlendiği anlatımları örtüştürüldüğünde; Kabil’in işlemiş olduğu günahından tövbe etmeyerek isyanını yeryüzünün başka yelerine taşıdığını çıkarmaktayız.

Sonuç:

Kur’an’ın, Kur’an ayetleri ile tefsiri metodu aracılığıyla, Âdemoğulları kıssasındaki; “Vetlu aleyhim nebeebney âdeme…” Ayetinde geçen “Âdem”in; Yaratılış kıssasında beyan edilen ve ilk yaratılan kişi “Âdem”i ihsas ettiği sonucuna varmaktayız. Buna istinaden Âdemoğullarının Hz. Âdem’in çocukları olduğu sonucu çıkmaktadır. Bundan dolayı kıssayı, Âdem/yaratılış kıssası bağlamında –tarihsel, kronolojik, biyografik- değerlendirmek gerekmektedir.

Âdemoğulları kıssasındaki Karga’nın vasıta olduğu öğreticilikteki anlam, yeryüzünde ilk defa yaşamaya başlayan insanoğluna, Cenabı Hak tarafından nasıl bir eğitim ve öğretim metodu uygulandığını da ihsas etmektedir. “İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.” Dolayısıyla “Âdemoğulları” kıssası aynı zamanda “Yaratılış” kıssasını mufassallaştıran ve yeryüzündeki kötülüğün başlangıcını ve ne şekilde gerçekleştiğini beyan eden ve o kıssanın mütemmim bir cüzü olarak algılanmalıdır. Bunun tersi olarak Âdemoğulları kıssası da “Yaratılış” Âdem kısası temel alınarak değerlendirilmelidir diyebiliriz.

Tevrat ve İncil’in oluşturduğu Arap arka planı –malumatı/bilgileri- üzerine nazil olan Kur’an, bu bilgileri nazarı dikkate alarak kıssalarını beyan etmektedir. Binaenaleyh Kur’an’daki Âdemoğulları kıssası ile Tevrat ve İncil’in Âdem ve Hevel-Kayin kıssası anlatımlarını, Kur’an perspektifinde mufassallaştırarak anlamak bir metod olmalıdır.

Geçmiş ulema aynı metodu uygulamışlar ancak bunda ifrata düşmüşlerdir. Kadim kaynaklardaki Âdemoğulları kıssasını incelerken dikkat etmemiz gereken husus, Kur’an beyanı ve perspektifine aykırı malumatı göz ardı veya tasfiye etmek olmalıdır. Aksi halde kadim kaynaklarda gözlemlenen olumsuz İsrailiyat olgusunun fasit dairesine düşülecektir. Bu olumsuz durum da Kur’an’ın anlaşılmasında sapma oluşturacaktır.

Tefsirler, gaybi konularda geçerli/sahih mesnedi olmayan İsrailiyat ve indî fikirlere dayanan yorumlarla doludur. Bu yorumların oluşturduğu açıklar ya da zaaflar, bir başka indî yorumla kapatılmaya çalışılmıştır. Böylece Âdemoğulları kıssası tezatlar ve sonunda hurafeler yığını mitolojik bir unsura dönüşmüştür. Ne yazık ki, Âdemoğulları kıssasının, İslam kaynaklarında uğradığı esef verici sonuç budur.

İslam külliyatında yer alan Âdemoğulları kıssası anlatımları, sahih bir bakışla Kur’an perspektifinde yeniden yorumlanarak kıssanın her alanını saran İsrailiyat’tan ve Mitolojiden temizlenmelidir.

Âdemoğulları kıssası, Âdem/yaratılış kıssası ve benzer bir vakıanın -kardeşler arasındaki kıskançlık ve öldürme kastı- anlatıldığı Yusuf kıssası ile birlikte değerlendirilmelidir. Bu usul aynı zamanda Kur’an’ın Kur’an ile tefsiri metodunun bir yansımasıdır.

Âdemoğulları kıssasında Kabil’in, Habil’e olan olumsuz tepkisinin altında manevi, duygusal temelli; kıskançlık, hased ve kin olgusunun yattığı anlaşılmaktadır. “Haset, kendisiyle yerde ve gökte Allah’a isyan edilen ilk günahtır. Gökteki İblis’in Âdem’e olan hasedi, yerdeki ise; Kabil’in Habil’e olan hasedidir.” Âdemoğulları kıssasının ana temalarından biri olan Haset/kıskançlık aynı zamanda Hz. Muhammed zamanı Yahudilerinin; Yahudiler (ishak soyu) içinden değil de (İshak’ın kardeşi) İsmail soyundan gelen Araplar içinden çıkan Hz. Muhmmed’e (s.a.v) haset ettiklerini ihsas ettirdiği akla getirilmelidir.

Kabil yeniden kendine çeki düzen vererek hatasını düzeltip Allah’tan af dileyerek ona sığınmış olsa idi kulluğunun doğru olan istikametini tutturmuş ve katil olmamış olacaktı. Tıpkı babası Âdem ve Annesi Havva’nın hatalarını tövbe ile düzeltmeleri örneğinde olduğu gibi. Oysa Kabil bu doğru yola değil Habil’i öldürüp ortadan kaldırarak, eski saygınlığına ulaşmaya ya da Allah’ı nazara almayarak daha da batak olan bu yola nefsinin olumsuz isteklerine yönelmiştir. Kabil’in düştüğü bu hata Kur’an muhatapları için önemli bir uyarı ve kaide olmaktadır. Muhataplar düştükleri hatalardan sonra tövbe kapısına yönelerek Allah’ın emirleri yoluna yeniden dönüş için gayret göstermelidirler. Aksi tutum onları “Kabil”ce bir sona ulaştıracaktır.

Âdemoğulları kıssasındaki Kurban takdimi ve kabul edilmeyişini iyi algılamamız için; Bakara suresinde İsrailoğullarına emredilen kurban kesimini anlatılan kıssadaki beyanlar ve Kâbe’de kesilen kurbanlar ile ilgili beyanlar arasında bir alaka kurmamız, Âdemoğulları kıssasındaki kardeşlerin Kurban takdimi, kabul ve reddi gibi ayrıntıları anlamamızda çok yararlı ve Kur’an perspektifinde değerlendirme olacaktır. Tabi bu durumda Âdemoğulları arasındaki ihtilafın nedeni maddi olmaktan çıkarak manevî yani duygusal bir mesele olduğunun anlaşılması gündeme gelecektir.

İsrailoğullarının, Allah’a kulluklarındaki benzeri gelgitleri yaşayan Kabil; sunduğu Kurban’da da Takvalı davranmayarak, gereği gibi özen göstermemiştir. Bundan dolayı Cenabı Hakk’ta onun kurbanını kabul etmemiştir. Kabil’in kurban takdimindeki bu kayıtsızlık aynı zamanda onun yaşamdaki Allah’ın emirlerine olan ilgisinin bir yansıması olmalıdır. İşte tam bu aşamada Takva’nın yaşamdaki yeri gündeme gelmektedir. Dolayısıyla Âdemoğullarının, Allah’a, kurban takdimini, Allah’ın bu kurbanları kabul ve reddinin sebebini, Habil’in, Kabil’in, Kurbanının kabul edilmemesi ile ilgili sözüne dair Kur’an perspektifinde yapılacak yorumlar ancak bu şekilde olmalıdır ki, Kur’an vizyonunda yani sahih olsun ve olayı mitolojik boyuttan kurtarsın. Kur’an’ın mesajlarını öğüt ve ibret öğelerini ön plana getirsin.

Yeryüzünün ilk cinayeti bir kardeş katli şeklinde gerçekleşmiştir. Bunun sebebi ise kıskançlık yani nefse uymanın neticesidir. Bu olay aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’deki, yaratılış/Âdem sahnesindeki Meleklerin, Cenabı Hakk’a, yarattığı insan hakkında sordukları olumsuz sorunun gerçeğe dönüşmesidir. Ancak kadim İslam kaynakları bu kıskançlığı yorumlamakta yetersiz kalmışlardır. Çünkü bütün yorumlar kız veya toprak meselesinde sunulan kurbanın kabul edilmemesine karşın Kabil’in kıskançlığı yorumu yapmışlardır. Oysa Yusuf kıssası bağlamında değerlendirme yapıldığında bunun yorumu maddi sebepten çıkarak manevi bir sebebe oturacaktır. Dolayısıyla Kabil’in, Allah’a kulluğunda Kurban sunarken ki –İsrailoğullarının sığır kurban etme kıssasındaki gibi- lakaydi tavrı sonucunda ortaya çıkmıştır kabulü, Kur’an perspektifinde bir yorum veya anlayış olacaktır. Bu aynı zamanda Kur’an’ın nüzulü esnasındaki İsrailoğullarının, Musa(a.s) dönemindeki atalarının yapmış oldukları olumsuz davranışları da gündeme getirerek, Kur’an’ın, diğer İsrailoğulları kıssalarında yer alan benzeri anlatımlarını da harmanlayarak öğüt ve ibret açısından güncellemiş olmaktadır.

Âdemoğulları kıssasının Hz. Muhammed dönemine ait tarihsel bir bağlamı da vardır. Bu kıssanın nüzul ortamı, nüzul sebebi ve siyak-sibak ilişkisi irdelendiğinde, Âdemoğulları (Habil-Kabil) kıssası ile Cenabı Hakkın, Medine Yahudilerine; kıssadaki “haksız yere insan öldürme” teması üzerinden bir mesaj vermekte olduğu anlaşılmaktadır. Cenabı Hakk, Medine Yahudilerine; İshak’ın kardeşi İsmail soyundan bir resul olan Hz. Muhammed’i; kendisine vahiy gelmesinden dolayı kıskanıp onu Habil gibi suikast yoluyla öldürmeye yeltenenler de uyarılmaktadır.

Sözün özü! Kur’an’daki kıssalar her yönüyle yaşanılan ortama uyar ve hitap eder. Yeter ki bizler onları kale alalım. Onları yaşamak için okuyalım. Böyle olduğu takdirde kıssalar bizi eğitir ve öğretir. Öğüt ve ibret verir. “Âdemoğulları” ve onların yaşadıkları sorunlar, geçmişte olduğu gibi bu gün ve kıyamete kadar tüm gelecekte beşer olarak tüm insanlık tarafından hem bireysel hem toplumsal çeşitli boyutlarda yaşanmış/yaşanmakta/yaşanacaktır. O halde ortaya çıkan maddi veya manevi tüm sorunlarda, Allah’ın emrine muhalif, Kabil’ce! Çözümler yerine, Habil’ce çözümler üretmeliyiz! Allah’a kullukta Habil’ce “muttaki” kullardan olmalıyız. Bilmeliyiz ki, Cenabı Hakk, Kabil’ce “takvasız” kulluk edenlerin “kurban” yani kulluklarını/ibadet ve tatlarını kabul etmez. Habil’ce “muttaki” olanların “kurban” yani kulluklarını/ibadet ve tatlarını kabul eder. İşte bunları yaparsanız Âdemoğulları kıssasının amacını yerine getirmiş Kur’an’ı hayata geçirmiş onu “Yaşanan Kur’an” yapmışsınız demektir.

Cengiz Duman
Araştırmacı-Yazar

Dipnotlar:

[1]Kur’an/16Nahl/44.
[2] Kur’an/2Bakara/32.
[3] Kur’an/2Bakara/30.
[4] Kur’an/7Araf/11.
[5]Bülent Şahin, Vahyi mesajı anlamada Kur’an’ın Kur’an’la tefsiri, Haksöz dergisi, Ocak-Şubat- 2003; Kur’an tefsirinin kaynakları arasında ilk sırayı şüphesiz, yine Kur’an’ın kendisi alır. Kur’an’ın, Kur’an’la tefsiri, başka bir ifadeyle Kur’an’ın kendi bütünlüğü içinde anlaşılması gerçeği, İslam’ın başlangıcından beri bilinen ve yeri geldikçe Âlimlerce önemi vurgulanan bir husustur.
[6] Kur’an/5Maide/27.
[7] Kur’an/5Maide/31.
[8] Kur’an/18Kehf/60.
[9] Bakınız; Cengiz Duman, Alim kul ve Musa kıssası, Haksöz dergisi, sayı. 220-221.
[10] Kur’an/18Kehf/83.
[11] Tevrat/2Tekvin/7.
[12] İncil/5Romalılara mektup/15.
[13] Tevrat/4Tekvin/1-2.
[14] http://biblos.com/genesis/4-2.htm
[15] İncil/23Matta/35.
[16] İncil/11İbranilere Mektup/4.
[17] İncil/12İbranilere Mektup/24.
[18] D.İ.A, “Habil ve Kabil” maddesi, c. XIV, s.376.
[19] İbn Kesir, Muhtasar Kur’an-ı Kerim tefsiri, c.I, s.548.
[20] Seyyid Kutup, Fi Zilâli’l Kur’an, c.III, s.330.
[21] Kur’an/5Maide/48.
[22] Mustafa İslamoğlu, Yahudileşme temayülü, s.94.
[23] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, c.I, s.192.
[24] Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c.II, s.509.
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c. IX, s.27.
[26] Mustafa Öztürk, Kıssaların Dili, s. 157.
[27] D.İ.A, c. XIV, s.378.
[28] D.İ.A, c. XIV, s.378.
[29] Tevrat/4Tekvin/1-2.
[30] İbn Kesir, A.g.e, c.I, s.547; “Adem’in oğulları Habil ile Kabil” Taberî,Taberi tefsiri, c.II, s.477. “Bunlar, Hz. Âdem’in sulbünden olan iki oğludur ki, bunlar Hâbil ile Kabil’dir.”Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c. IX, s.27.
[31] Tevrat/4Tekvin/2.
[32] Tevrat/4Tekvin/1.
[33] Tevrat/4Tekvin/2.
[34] Tevrat/4Tekvin/2.
[35] Taberî, Tarihu’r-rusûl ve’l- mülük “Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, c.I, s.178.
[36] http://strongsnumbers.com/hebrew/7704.htm; D.İ.A, “Habil ve Kabil” maddesi c. XIV, s.376
[37] D.İ.A, c. XIV, s.376.
[38] D.İ.A, c. XIV, s.376.
[39] Taberî, A.g.e, c.I, s.188.
[40] Fahruddin Er-Râzi, A.g.e, c. IX, s.28.
[41] Süleyman Ateş, A.g.e, c.II, s.509.
[42] Fahruddin Er-Râzi, A.g.e, c. IX, s.29.
[43] Kur’an/5Maide/30.
[44] İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, c.VI, s.160; Süleyman Ateş, A.g.e, c.II, s.512.
[45] Kur’an/55Rahman/3-4.
[46] Şemsettin Günaltay, İslam öncesi Araplar ve dinleri, s.105.
[47] Kur’an/5Maide/27.
[48] Tevrat/4Tekvin/5-7.
[49] Tevrat/4Tekvin/5-6.
[50]Kur’an/42Şura/51.
[51] Tevrat/4Tekvin/3-4.
[52] D.İ.A, c. XIV, s.376.
[53] İncil/11İbranilere mektup/4.
[54] Tevrat/4Tekvin/3-4.
[55] Kur’an/11Hud/49.
[56] Seyyid Kutup, A.g.e, c.III, s.329.
[57] D.İ.A, c. XIV, s.376.
[58] Kur’an/5Maide/27.
[59] Fahruddin Er-Râzi, A.g.e, c. IX, s.27; İmam Kurtubi, A.g.e, c.VI, s.160
[60] Seyyid Kutup, A.g.e, c.III, s.330.
[61] Kur’an/18Kehf/22.
[62] İbn Kesir, A.g.e, c.I, s.548.; Fahruddin Er-Râzi, A.g.e, c. IX, s.27.
[63] İmam Kurtubi, A.g.e, c.VI, s.161-162.
[64] İmam Kurtubi, A.g.e, c.VI, s.162.
[65] D.İ.A, c. XIV, s.377.
[66] Kur’an/5Maide/27.
[67] Kur’an/7Araf/26.
[68] Kur’an/2Bakara/2.
[69] Kur’an/3Ali İmran/102.
[70] Kur’an/62Leyl/17.
[71] Kur’an/49Hucurat/13.
[72] Kur’an/19Meryem/63.
[73] Fahruddin Er-Râzi, A.g.e, c. IX, s31.
[74] Kur’an/22Hacc/37.
[75] Kur’an/22Hacc/34.
[76] Kur’an/2Bakara/67-71.
[77] Kur’an/3Ali İmran/183.
[78] Tevrat/7 II.Tarihler/1.
[79] Fahruddin Er-Râzi, A.g.e, c. IX, s30.
[80] İmam Kurtubi, A.g.e, c.VI, s.161-162.
[81] İmam Kurtubi, A.g.e, c.VI, s.168.
[82] Fahruddin Er-Râzi, A.g.e, c. IX, s31.
[83] Afif Abdülfettah Tabbâra, Kur’an’da peygamberler ve peygamberimiz, s.63.
[84] Kur’an12Yusuf/8-9.
[85] Tevrat/37Tekvin4.
[86] Kur’an/12Yusuf9.
[87]Tevrat/37Tekvin8.
[88] Kur’an/4Nisa/54.
[89] Kur’an/2Bakara/109.
[90] Kur’an/48Feth/15.
[91] Kur’an/113Felak/5.
[92] Fahruddin Er-Râzi, A.g.e, c. IX, s31-32.
[93] İbnü’l Cevzi, Zadü’l Mesir fi İlmı’t-Tefsir, c. II, s.50.
[94] Tevrat/4Tekvin/8.
[95] Kur’an/5Maide/27.
[96] Kur’an/5Maide/30.
[97] Kur’an/2Bakara/30.
[98] Kur’an/5Maide/27-28.
[99] Havva adı Kur’an’da değil, Tevrat’ta geçer. ”Ve Adam karısının adını Havva koydu.” Tevrat/3Tekvin/20.
[100] Kur’an/12Yusuf/53.
[101] Kur’an/20Taha/96.
[102] Kur’an/25Furkan/43.
[103] Kur’an/28Kasas/50.
[104] Kur’an/91Şems/7-9.
[105] Seyyid Kutup, A.g.e, c.III, s.332.
[106] Kur’an/17Isra/15.
[107] İbn Kesir, A.g.e, c.I, s.550.
[108] Fahruddin Er-Râzi, A.g.e, c. IX, s33.
[109] Mevdudi, Tefhimü’l Kur’an, c.I, s.475.
[110] Kur’an/5Maide/31.
[111] Seyyid Kutup, A.g.e, c.III, s.333.
[112] Mevdudi, A.g.e, c.I, s.475.
[113] Tevrat/4Tekvin/11-16.
[114] Fahruddin Er-Râzi, A.g.e, c. IX, s39.
[115]İmam Kurtubi, A.g.e, c.VI, s.172-173.
[116] Kur’an/2Bakara/37.
[117]Kur’an/7Araf/23.
[118] Bu olgu Kabil’in lanetlendiği manasında algılanmalıdır
[119] Tevrat/4Tekvin/15-16.
[120] Tevrat/4Tekvin/25-26.
[121] Tevrat/5Tekvin/1-32.

Comments are closed.