Kur’an Kıssalarının Tarihselliği

Kur’an kıssaları üzerinde yaptığı titiz araştırmalarla tanınan Cengiz Duman’ın ilk kitabı, “Kur’an Kıssalarının Tarihselliği” adıyla Ekin Yayınları tarafından basıldı.

Cengiz Duman, bu eserinde Kur’an kıssalarının vakiîliğini; yaşanmış gerçek olaylar mı yoksa temsilî anlatımlar mı meselesini etraflıca inceleyerek kıssaların yaşanmışlığına yönelik oluşturulmaya çalışılan şüphelere cevap veriyor.

264 sayfadan oluşan kitapta 12 bölüm yer alıyor. Bazı bölüm başlıkları şunlar:

– Kur’an Kıssaları ve Arap Toplumu Arka Plan İlişkisi
– Halefullah ve Cahiliye Dönemi Arka Planı
– Taha Hüseyin ve Mekke’ye Yerleşim Kıssası Vakiiliği İddiaları
– Kur’an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları
– Kıssaların Dili Kitabı ve Ashab-ı Kehf Kıssası Orijini
– Habil-Kabil Kıssası Tarihselliği
– Zülkarneyn Kıssasında Sembolizim ve Vakiîlik Olgusu
– Yakup Peygamber Kıssası ve Anakronizm
– Süleyman Kıssası Üretim ve İstihdam Anlatımlarının Tarihselliği

Kur’an öğrencilerinin Allah’ın mesajını anlama çabasına ciddi katkıları olacağına inandığımız bu değerli eseri okuyucularına kazandıran araştırmacı-yazar Cengiz Duman ve Ekin Yayınları’na teşekkür ederiz.

1- Kur’an kıssalarında tarihsellik/vakiîliğin sorgulanmaya başlaması:

Kur’an kıssalarının tarihsel/vakiîliğinin aleyhindeki sistematize fikirler, ilk defa, 1947 yılında Mısır’da yayınlanan, Halefullah’ın, El-Fennu’l-Kasasi adıyla meşhur teziyle gündeme gelmiştir. Halefullah’ın, Kur’an kıssaları hakkındaki bu fikirlerinin Türkiye’deki sözcüsü konumundaki şahsiyet olan H. Zeyveli, Halefullah’ın bu konumunu şöyle tavsif etmektedir: “Bu konuyu ilk defa, ciddi bir şekilde tartışan kişi, Mısırlı âlim Muhammed Ahmed Halefullah olmuştur.”1

Ö. Mahir Alper, Kur’an kıssalarında tarihselliğin ilk defa ve sistematik olarak sorgulanmaya başlanması olgusunun altını şöyle çizmektedir. “Kur’an’daki kıssalara yönelik böyle bir “negatif” ve “eleştirel” yaklaşımı, İslam dünyasında ilk defa olarak, Mısır el-Ezher Üniversitesi’nde, 1950’li yıllarda M. Ahmet Halefullah tarafından hazırlanan el-Fennu’l Kasasi fi’l-Kur’an adlı doktora çalışmasında görmekteyiz.”2

Kur’an kıssalarının tarihselliğini sorgulamak amacıyla 1950’li yıllarda kaleme alınan bu doktora çalışmasıyla, İslam dünyasında başlayan sistematiğe dayalı bu fikri hareket; 90’lı yıllar Türkiye’sine gelindiğinde, Türkiye’deki İslami camiayı da etkilemeye başladığını gözlemlemekteyiz.3

90’lı yılların Türkiye’sinde bu olguyu; İslami camiada ilk defa dile getiren ve savunan kişinin H. Zeyveli olduğu görülmektedir. Zeyveli, bir Kur’an sempozyumunun müzakereleri esnasında yaptığı konuşmada konuyu İslami camianın (dar anlamda akademisyenlere) dikkatine şu sözlerle arz ettiği gözlemlenmektedir. “Bu iki değerli takdimcimizin, mesela bu konuda alternatif olarak yazılan ve gerçekten ilmî bir değer taşıyan Muhammed Ahmed Halefullah’ın el,Fennu’l-Qasasiyyu fi’l- Quran’il-Kerim adlı kitabını okuyup okumadıklarını ben şahsen merak ediyorum.”4

Akademisyenlerin sunduğu tebliğlerin müzakeresinde, dikkatleri, Halefullah’a ve onun Kur’an kıssalarının tarihselliğini sorgulayan tezine yönlendiren bu konuşma; Türkiye’deki İslami camiada bir ilk olması ve kıssaların aykırı bir bakışla sorgulanmasına tevcih etmesi açısından calibi dikkattir.

2- Kur’an kıssalarının tarihsel/vakiliği aleyhine iddialar:

1947 yılında Mısır’da yayınlanan, Halefullah’ın, El-Fennu’l-Kasasi adlı tezindeki Kur’an kıssalarının tarihselliğine dair iddiaları şöyledir: “Kur’an tarih biliminin temel unsurlarından zaman ve mekânı belirtmemiştir. Kur’an’da zaman belirten tek bir kıssa yoktur (…) Kur’an’ın insan zihnini sadece arızi (kasıtsız) olarak yönelttiği az sayıdaki mekân isimleri bir tarafa bırakılacak olursa, Kur’an neredeyse mekan unsurunu da belirtmemiştir (…) Kur’an kıssalarında, şahıs isimlerine hiç yer verilmemiştir (…) Kur’an olayların verilişi ve anlatımlarında kronolojik ve doğal sıralamaya dikkat etmemektedir. Sıralamaya aykırı davranmakta ve onu değiştirmektedir.”5

Türkiye’deki İslami camiada ise H. Zeyveli, Halefullah’tan etkilendiği anlaşılan ve Kur’an kıssalarının vakiîliğini sorgulayan iddialarını, iki ayrı tarihte yaptığı konuşmalarda farklı şekillerde şöyle dile getirmiştir. “Tarihi öğe dediğimiz zaman, önce tarihi, yani zamanın belirli ve muayyen bir tarihini ya da coğrafya ve şahıslarını kastediyoruz. Bunlar tarihin belli başlı öğeleri iken, Kur’an, ( Kur’anın, ) birçok yerinde bu üç öğeyi de tamamen ihmal ettiğini müşahede etmekteyiz.”6 H. Zeyveli’nin, 1994 yılında yaptığı bu konuşmasında, Kur’an-ı Kerim kıssalarında; Zaman, Coğrafya ve Şahıslar olmak üzere, üç adet tarihsel öğe belirtilmektedir.

Yine Bilgi vakfı tarafından 1996 yılında tertip edilen, II. Kur’an Sempozyumu’nda ise, ‘94 yılında Kur’an kıssalarındaki tarihsel öğeler olarak dile getirdiği üç ana öğeyi genişlettiğini ve Halefullah’ın tezindeki tasnifle aynılaştırdığını gözlemlemekteyiz. “Gerçekten tarihî olayların özelliklerini gözeterek Kur’an kıssalarını incelediğimizde, onların, tarihî olayların vazgeçilmez karakteristik öğelerinden mahrum oldukları görülür. Bilindiği gibi tarihî olaylar sadedinde:

1- Zaman,
2- Mekân,
3-Şahıslar,
4- Kronoloji,
5- Olayların bütünlüğü önem arz etmektedir ki:

* Kur’an’ı Kerim hiçbir kıssasında zaman verilmemiştir.

* Kur’an’da öyle kıssalar vardır ki, ne zaman, ne mekân ve ne de şahıs isimleri yer almaz.

* Kur’an’da ‘Yusuf kıssası’ istisna edilirse hiçbir kıssa bütün olarak verilmemiştir. Aksine parçalar (Fragmanlar) halinde serdedilmiştir. (…)

* Kur’an kıssalarında olayların meydana geliş sırası (kronoloji) da her zaman dikkate alınmamıştır. (…)

* Kur’an kıssalarında bir olayın bütün olarak anlatımı da hedeflenmemiştir. Bazen bir kıssanın bir bölümü ile diğer bölümü arasında büyük zaman atlamaları görülür. (…)”7

Yukarıda örneklendirdiğimiz, farklı coğrafya ve farklı zaman dilimlerindeki, farklı iki şahsiyet tarafından dillendirilen bu tasnifler incelendiğinde anlaşılacağı üzere; Kur’an kıssalarındaki tarihsellik unsurları hakkında Mısır ve Türkiye’de yayınlanan bu iddialar bir fotokopi gibi birbirinin aynısıdır. Yani H. Zeyveli, Mısır’lı akademisyen Muhammed Ahmed Halefullah’ın tezini aynen yansıtmaktadır. Nitekim bu olgu, II. Kur’an Sempozyumu’na katılan bir akademisyen tarafından şöyle vurgulanmaktadır: “İslam dünyasında Sayın Hikmet Zeyveli’nin sözünü ettiği Muhammed Halefullah’ın yorumları bu tür çalışmaların etkisinde kalınarak yapılmış yorumlar gibi görünüyor.”8

İddiaların hedefi bellidir. Kur’an kıssalarının vakiliği veya tarihselliğinin sorgulanması!.. Nitekim H. Zeyveli bunu şöyle ifade etmektedir: “Kur’an kıssaları hakkında söz konusu olan en önemli tartışma onların vakiîliği veya tarihselliği meselesidir.”9 H. Zeyveli bu tespiti ile, Kur’an kıssalarının anlaşılması ve yorumlanmasında, Tarihsel/vakîlik açısından sorunların oluştuğunu izhar etmektedir.

Halefullah ise, Kur’an kıssalarının anlaşılma ve yorumlanması üzerindeki problemi dile getirerek alternatif olarak hazırladığı tezinin amacını şöyle beyan etmektedir: “Bu tür iddiaların meydana çıkmasının nedeni, bizatihi Müslümanların, Kur’an kıssalarını, tarihsel temele göre anlama üzerindeki ısrarlarıdır. Şayet bu metodu bırakıp, Kur’an’ı sanatsal-edebî metoda göre anlamaya çabalasalardı… müşriklerin ve misyonerlerin yollarına engel koymuş olurlar, onların, peygamber (s) ve Kur’an’a saldırmalarına mani olmuş olurlardı.”10 Dolayısıyla Halefullah, bu ifadesi ile, İslam tarihi boyunca; müfessirlerce, kıssaların, tarihsel/vakiî olarak anlaşıp yorumlandığını açık olarak beyan etmektedir. Tezinin başka yerinde bu hususu bir şu şekilde beyan etmektedir. “Müslümanların bu ölçütü kabul etmeleri, Müslüman tefsircileri, Kur’an kıssalarını anlama ve tefsir etme hususunda kıssalara sanatsal-edebî açıdan değil, tarihsel açıdan bakmaya yöneltmiştir.”

Bu ifadesi ile aynı zamanda kendisi ve Kur’an kıssaları hakkındaki görüşünün, marjinal bir görüş olduğunu da ihsas eden Halefullah, kadim geleneğin karşıtı olarak, Kur’an kıssalarını, sanatsal-edebî açıdan anlama ve yorumlama tavrını da aşikâre olarak yansıtmış olmaktadır.

Bu yazımızda, M. Halefullah ve H. Zeyveli’nin dile getirdikleri, Kur’an kıssalarının tarihsel unsurları sistematiğinden ilki olan ’zaman’ unsuru üzerinde yoğunlaşacağız.

Kur’an kıssalarındaki ‘zaman’ unsuru hususunda Halefullah şöyle bir tespitte bulunmaktadır: “Kur’an, tarih biliminin temel unsurlarından zaman ve mekânı belirtmemiştir. Kur’an’da zaman belirten tek bir kıssa yoktur.”11 H. Zeyveli ise bu hususa şu şekilde vurgu yapmaktadır. “Kur’an’ı Kerim’in hiçbir kıssasında zaman verilmemiştir.”12

Dolayısıyla, her iki yazarın da Kur’an kıssalarının anlaşılma ve yorumlanmasında problemler olduğunu iddia ederek mevcut sorunu, modern Tarih bilimi nezdinde sorguladıklarını gözlemlemekteyiz.

Her iki yazarın kuvvetle vurgu yaptıkları Tarih Bilimi ve O’nun unsurlarının, hem Kur’an’ın nüzul dönemi ve hem de günümüz karşılıkları üzerinde durmadıklarını da ayrıca müşahede etmekteyiz. Yani, bu tarihsel unsur; ‘zaman’, neyi kapsamaktadır? Kur’an, nüzul sürecinde bunu nasıl ifade edebilirdi? Bu unsurun beyan edilmesinin muhataplara nasıl bir yararı olabilirdi, gibi detaylara değinilmemiştir. Dolayısıyla biz, öncelikle modern bir bilim dalı olarak “Tarih”’in tanımı ve kapsamı üzerinde durarak, “zaman” konusunu açmaya çalışalım.

3- Tarih’in tanımı:

Öncelikle Tarih’in bir bilim mi yoksa disiplin mi olduğunun tartışmalı olduğunu belirterek konuya başlayalım. “Tarihi bir ilim olarak değil; fakat, bir disiplin olarak adlandırdık. (…) Tarih, ilmin tanımına uymamaktadır; O matematik gibi soyut ispatlamalardan ibaret değildir. Tabiat ilimlerinde olduğu gibi uygulama yoluyla doğruluğu tahkik edilemez.“13 Buna göre yapılan tarih tanımı şu şekildedir: “Tarih, insanların geçmişini inceleyen ve onların sosyal kapsamlı eylemlerinin bir tablosunu takdim eden bir disiplin olmalıdır.”14

Tarihi bir bilim olarak kabul edenler açısından yapılan Tarih tanımı ise şöyledir: “Tarih, en basit ifadeyle ‘geçmişin bilimi’ olarak tarif edilir. Ancak tabii ki bu eksik bir tariftir. Tarih, insanların, toplumları etkileyen faaliyetlerinden doğan olayları; zaman ve yer göstererek anlatan, olaylar arasındaki nedensel ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkileşimlerini gösteren bir bilim dalıdır. Tarih, geçmişin olaylarını, kaynak malzemelerin eleştirel bir incelemesine dayanarak, kronolojik bir tutarlılık içinde irdeler, genellikle bunların nedenleri konusunda açıklamalarda bulunur. Tarihçi, olayları bizzat görme imkânına sahip değildir. Yani bir fizikçi veya bir kimyager gibi laboratuarda gözlemleme imkânından mahrumdur. Ancak, olayları gözlemleyenlerin bıraktıkları belgelere dayanarak takip etmek mümkündür. Geçmiş ise herkese farklı bir ışık altında görünür. Tarihçi, yazmış olduğu eserinde, kendi duygu ve düşüncelerine de yer vermiştir. Tarihin konusu, tabiatıyla, geçmiş zamandır.”15

Tarihin bu tanımı içerisinde dikkat çeken en önemli husus; “…Tarihçi, olayları bizzat görme imkânına sahip değildir. Yani bir fizikçi veya bir kimyager gibi laboratuarda gözlemleme imkânından mahrumdur. Ancak, olayları gözlemleyenlerin bıraktıkları belgelere dayanarak takip etmek mümkündür…” diye ifade edilen kısmıdır. Dolayısıyla, Modern Tarih’i yazan bir insandır ve kaleme alınırken veya aktarılırken, yazan; kendi anlayışına göre indî ve izafi çeşitli tasnifler yaparak kaleme almakta ve böylece muhataplara aktarmaktadır.

Bu yüzden, ‘Tarih Tenkidi’nin geliştirilerek, Tarih yazanın, yazdıklarının da tetkik edilmesi ve bunlar muvacehesinde doğruluk testi yapılması gerektiği öne sürülmüştür. “Tarih Tenkidi, tarihte doğruyu yanlıştan ayırt etmeye tahsis edilmiş bir metoddur. (…) Tarih, ancak; metodu, Tarih Tenkidi sayesinde ve yardımcı ilimlerin müdahalesiyle bir ilimdir. Bunun içindir ki, araştırma, açıklama ve kontrol tarzının ciddiliği sebebiyle, geniş manada, Tarih’in bir ilim, -beşeri ilimlerin en beşerisi- , (ya da), olduğu müdafaa, (ya da), edilebilir.” 16

4- Zaman olgusunun tasnifi:

Milyon ya da milyarlarca yıla tekabül eden bir olgu olan Tarih’in geriye doğru incelenmesi oldukça zor veya hiç mümkün gözükmemektedir. Bu yüzden devasa ‘zaman’ olgusu; kaba tasniflerle, bölümler veya konular örnekliğinde daraltılarak, incelenen tarihsel alan, anlaşılabilir veya idrak edilebilir hale getirilmeye çalışılmıştır. Buna göre yapılan bir tarihsel zaman tasnifi şöyledir:

“1. Zamana göre sınıflandırma: (Ortaçağ Tarihi, 15. Yüzyıl tarihi gibi…)

2. Mekâna (Yere) göre sınıflandırma: (Türkiye Tarihi, Avrupa Tarihi gibi…)

3. Konuya göre sınıflandırma: (Tıp Tarihi, Sanat Tarihi gibi…)

Tarihin sınıflandırılmasının sebebi: Öğrenmeyi, öğretmeyi ve araştırmayı kolaylaştırmaktır.”17

Dolayısıyla, tarihi inceleyen ve kaleme alan tarihçi, belli sınıflandırmalara gitmek zorundadır. Hal böyle olunca; “…Tarihçi, olayları bizzat görme imkânına sahip değildir. Yani bir fizikçi veya bir kimyager gibi laboratuarda gözlemleme imkânından mahrumdur….” ifadesi gereği; binlerce, milyonlarca yıl geriden gelen bir zaman kesiti hakkında yapılan bu tasnifler tamamen indî ve izafi olmakta; kesinliği olmayıp, çoğunluğu tahmin veya varsayıma dayanmaktadır.

Bu indî ve izafilik olgusunu örneklendirelim. Bir başka açıdan tarihsel zaman şu şekilde tasnif edilmiştir:

“1)- Taş devri,
a)- Eski taş(Kabataş) Devri
b)- Orta taş (Yontma taş) Devri
c)- Yeni taş (Cilalı Taş) Devri
2)- Kalkolitik(Taş-Bakır) devri,
3)- Tunç Devri” 18

Bilinmeyen, idrak edilmesi veya doğrulanması mümkün olmayan binler, milyonlar yıla tekabül eden süreç, insani bir algılama ile takribi olarak zamansal bölümlere tabi tutulmaktadır. Örneklendirdiğimiz bu tasnif de tamamen indî ve izafidir. Neden? Hemen izah edelim. Tevrat’ın Tekvin babında; yeryüzünde yaşamaya başlayan ilk insan Âdem ile eşi Havva soyundan gelen insanların, maden işlediği anlatılmaktadır. “Silla Tuval-Kayin’i doğurdu. Tuval-Kayin, tunç ve demirden çeşitli kesici aletler yapardı. Tuval-Kayin’in kız kardeşi Naama’ydı.”19 Dini bir kaynak olan Tevrat’taki bu anlatımı kale almayan ve taşlara göre yapılan mezkûr tasnif; Tarih yazarına göre ve tamamen indî ve izafi olarak bölümlemiş ve Tevrat’ın bildirdiğinin aksi bir sınıflama ortaya atılmıştır. O halde, bu zamansal tasnif nasıl doğrulanacak veya neye göre bu tasniflere itibar edilecektir?

“Zamanı çağlara bölmek yapay bir bölme işlemidir. Mesela: İstanbul’un fethi, Avrupa ve Asya’yı etkileyen önemli bir tarihi olaydır. Ancak bu olay o sırada Amerika ve Afrika kıtasında yaşayan insanları doğrudan etkilememiştir. Yine Mısır ve Mezopatamya’daki insanlar yazıyı kullanırlarken, dünyanın diğer bölgelerindeki insanlar ancak yüzlerce yıl sonra kullanmışlardır. Tarih Öncesi devirler (Prehistorik devirler), insanların varoluşundan, yazının icadına kadar olan döneme denir. Tarih Öncesi devirlerin birbirinden ayrılmasında kullanılan araç ve gereçlerin niteliğine bakılmıştır. (…) Konumuz açısından irdelediğimizde, Tarih’in bir unsuru olan zaman; binlerce, milyonlarca yıl geriden gelen tarihçi için; ‘Zaman’, nasıl tasnif edilecektir? Buna tek cevap, insanlık birikimi vasıtasıyla; yani, ilmi birikimler muvacehesinde olacaktır. Tamamen indî ve izafi olan bu olgu, laboratuarda test edilemeyeceğine ve doğruluğu tasdik ettirilemeyeceğine göre, ne anlam ifade edecektir? “…tarih, kronolojik dilimlere ve çağlara ayrılır: ilkçağ, ortaçağ, yeniçağ vs. Bu tip bölümleme; kullanışlı, hatta kaçınılmazdır. Fakat tartışmalıdır. Çünkü bütün dünyanın kabul ettiği zamana göre bölümleme ortaya konulabilmiş değildir. Sözgelimi, bugün, tarihte belirlenmiş çağlar, Akdeniz havzası ile Batı Avrupa’nın tarihsel gerçekliğine uygun düşmekte; fakat Hint, Japon veya Çin kültürleri için, bu bölümleme fazla bir şey ifade etmemektedir.”20

Tarihsel olarak zamanın tasnif edilmesi üzerine ilginç bir yorum da, Merhum Ali Şeriati’den gelmektedir. “Bazı dinler mitolojiktir; yani, tarihten önceki devirde (tarih öncesi) ortaya çıkmışlar ve tarihî devreye girmişlerdir. Dinlerden bazıları ise tarihîdir; yani, tarih devresinde meydana gelmişlerdir. Meselâ İslam dini, Yahudilik, Hıristiyanlık…”21 İşte size indî ve izafi bir tasnif daha. Zaman’ın içinde olması gereken tarih, Zaman’dan sıyrılarak Tarih öncesi olarak tasnif edilmektedir. Bunun bilimselliği neresindedir?

Haydi! Tarih’in tasnifi konusunda bir iki örnek daha verelim. “Zamana göre sınıflandırmada, tarihi olaylar çağlara ayrılarak, kronolojik dilimler halinde incelenir. Bu sınıflandırmada Tarih, tarih öncesi çağlar ve Tarih Çağları olarak iki sınıfa ayrılmış, bu sınıflar da kendi içlerinde alt sınıflara bölünmüştür. Zamanın yüzyıllara ayrılarak incelenmesi de mümkündür. On üçüncü yüzyıl (1200-1299) veya on beşinci yüzyıl (1400-1499) gibi tarihi; tarihe damgasını vuran kişilerin isimleri ile anılan bölümlere ayrılarak da değerlendirilir (Mete Han, Attila, Kanuni Dönemi gibi).”22

Son olarak bir başka değişik zamansal tasnif sunarak konuyu tamamlayalım.

“a) İlk Çağ (Eski Çağ): Yazının icadından, Kavimler Göçü’nün başlama tarihi olan M.S. 375 yılına kadar sürdü. Site devletlerinin imparatorluğa dönüşmesi, takas usulünden (değişimden) paralı ticarete geçiş, bu çağın karakteridir.

b) Orta Çağ: 375 yılında Kavimler Göçünün başlamasından, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldığı 1453 tarihine kadar devam etti. Bu çağda semavi dinlerin hâkimiyeti söz konusudur. Avrupa’da bu devrin en belirgin özelliği skolastik düşüncedir.

c) Yeni Çağ: İstanbul’un Fethi’nden (1453) Büyük Fransız ihtilali’ne (1789) kadar geçen süreyi içine alır. Keşifler, Rönesans, Reform ve müspet düşüncenin doğuşu, bu çağın özelliklerindendir.

ç) Yakın Çağ: Fransız Ihtilali’nden (1789) zamanımıza kadar olan dönemdir. Demokrasi, milliyet ve hürriyet fikirleri ile ağır endüstri, atom ve uzay çalışmaları bu çağda meydana gelmiştir. Şüphesiz, tarih devrinin başlaması, dünyanın çeşitli yerlerinde farklı zamanlarda olmuştur. Eski Çağ’ın bitimi kimine göre “Kavimler Göçü”, kimine göre de Batı Roma imparatorluğunun yıkılışı olan 476 yılıdır. Bütün tarihçiler aynı olayları başlangıç kabul etmeyebilirler. Bu sebeple, başlangıç ve bitim konularında kesinlik ve ilmi bir değer söz konusu değildir.”23

Tarihin tasniflendirilmesi olgusu hususunda Merhum Ali Şeraitinin vurgularını naklederek, konunun anlaşılmasına biraz daha yardımcı olalım. “Maddenin tarihi şekilsizliktir, tarihçinin görüşüne bağlılığı vardır. Her tarihi görüş ve anlayış açısından onun sınıflandırılması (tasnif) fark ediyor. Binaenaleyh; fiks bir tarihi devre mevcut değildir. Hangi görüş açısından tarihi inceleyelim ki tarihte kaç devrenin mevcut olduğunu görelim dememiz gerekir (…) O halde, tarihte mutlak olan bir devre yoktur. Yani bu gruplandırmalar aynı şekilde tarihte mevcut değildir. Tarihçi kolaylık olsun diye onları zihinsel bir şekilde meydana getiriyor. Âlim, mutlaka bir metoda meselesini yüklüyor ve kendi özel programının açıklığa kavuşması için gruplandırmayı, devrelere ayırmayı meydana getiriyor. “24

Modern Tarih Bilimi’nin, tarihi inceleme ve yazma hususunda gerçekleştirdiği tasniflemelerin doğrulanması veya kesinliğe kavuşturulmasının mümkün olmayan bir ameliye olduğunu gözlemledik; bundan sonrasında takvimsel manada tarih incelemesi ve yazımının durumu nasıldır bunu inceleyelim.

5- Zaman’ın takvimsel olarak izahı:

Tarihin unsurlarından kabul edilen ‘zaman’ unsuru hakkında yapılan bu kaba tasnifler, tarihsel bir öğe olan ‘zaman’ hakkında bize tam anlamıyla bilgi verememektedir. Kabaca yapılan zamansal tasniflerde, daha detay inceleme ve okumalar olan takvimsel anlamdaki bilgi, ayrıca bir sorundur.

“Zaman soyut bir kavramdır. Genel olarak olay ve olguların geçtiği, geçmekte olduğu ve geçeceği süre zaman olarak tanımlanmaktadır. İnsanlar zaman kavramını algılamaya başladıkları andan itibaren geçmişli, şimdiki zamanı ve geleceği daha iyi değerlendirebilmek amacıyla zamanı çeşitli bölümlere ayırmışlar, böylece takvimler ortaya çıkmıştır.”25

Kullanılan takvimlerin en eski ve meşhurları ise Jülyen, Gregoryen, Rumi ve Hicri takvimlerdir. Modern Tarih biliminin itibar ettiği ve “Batı”da kullanılan ilk takvim Jülyen’dir ve başlangıcı Milat’ın biraz öncesine gider. “Jülyen takvimi, Jül Sezar tarafından M.Ö. 46 yılında kabul edilen ve Batı Dünyası’nda, 16. yüzyıla kadar kullanılan takvim (http://tr.wikipedia.org/wiki/Takvim). Artık yıl (http://tr.wikipedia.org/wiki/Art%C4%B1k_y%C4%B1l) hesaplamasındaki ufak bir fark sonucu, yaklaşık her 128 yılda bir günlük bir kayma oluşturduğu için, yerini Gregoryen takvimi (http://tr.wikipedia.org/wiki/Gregoryen_takvimi) almıştır.”26 “Gregoryen Takvim ya da Miladî Takvim, Jülyen Takvimi’nin (http://tr.wikipedia.org/wiki/J%C3%BClyen_takvimi) yerine, Papa XIII. Gregory (http://tr.wikipedia.org/wiki/Papa_XIII._Gregory) tarafından yaptırılan takvim. Milad (http://tr.wikipedia.org/wiki/Milad)’ı tarih başlangıcı ve Dünya (http://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%BCnya)’nın Güneş (http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCne%C5%9F) etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün 6 saatlik zamanı, “1 yıl” olarak kabul eder.”27 Yine Modern Tarih Bilimi’nin itibar ettiği ikinci takvim olan Gregoryen Takvimi’nin kullanılmaya başlanması ise, on beşinci yüzyıl sonlarıdır.

Kullanılan takvim sistemlerindeki ‘zaman’, dünyanın varoluşu ile alakalı tüm tarihi süreci kapsadığı halde her olaya doğru ve kesin uygulanması mümkün dahi olamamaktadır.

O halde, kendi kendimize soralım: Yukarıda üzerinde durduğumuz tarihin unsurlarından olan ‘zaman’ kavramı; Modern Tarih Bilimi’nin çok yakın olan oluşumu ve kullandığı metodik araçlar açısından değerlendirdiğimizde, tam ve kesin tarih olarak nasıl sunulabilecektir?

Modern Tarih Bilimi açısından hal böyle iken, Kur’an-ı Kerim’de anlatılan ve Dünya Tarihi’nin başlangıcı kabul edilebilecek olan Hz. Âdem’in yeryüzünde iskânından başlayarak, Kur’an kıssalarında anlatılan tüm olaylar ve kişilerin yaşandığı/yaşadıkları takvimsel ‘zaman’, Kur’an tarafından nasıl verilebilecek ve muhatapların bunları algılaması nasıl sağlanacaktı.

Yalnız başına bir bilim olan Tarih’in, malzemesi (!) çok daha bol, ulaşabileceği imkânları çok daha geniş iken, Modern Tarih Bilimi’nin bile tam ve kesin olarak sunamadığı, tarihsel unsurlardan biri olan ‘zaman’ı; Kur’an nasıl verebilecekti? Hedefi, “tarih anlatmak” olmayan Kur’an; üstelik mücmel anlatımlarla vazettiği kıssalarındaki tarihsel olay ve şahsiyetlerde, o dönem bile mevcut olamayan zamansal hangi malzeme ile bu olguyu muhataplarına sunabilirdi?

6- Arap Arkaplanı açısından takvimsel veya dönemsel ‘zaman’ kavramı:

Kur’an kıssalarında tarihsel unsurlar arayan H. Zeyveli, genelde Kur’an’ın, özelde Kur’an kıssalarının anlaşılmasında Arap Arkaplanı’nın önemine dikkat çekmektedir. “Dinin anlaşılmasında; dilleriyle Kur’an’ın nazil olduğu Arap toplumunun (ümmiler’in) ma’hudunun (örfünün, arkaplanının) gözetilmesi gerekmektedir.”28

Zeyveli’nin dikkat çektiği Arap arkaplanındaki ‘zaman’ kavramını ise M. Watt şöyle tasvir etmektedir: “Arapların tarihsel perspektifini anlamak için, onların insanlarla ve insan ilişkileriyle çok ilgilendikleri; fakat, bunu, olayların birbirini takip ettiği yarı matematiksel düz bir çizgi şeklinde tasarlanmış düzenli bir zaman çerçevesinde algılamadıklarını tespit etmek durumundayız.”29

Binaenaleyh Kur’an’ın nüzul döneminde ve onun öncesindeki Arap Arkaplanı’nda, günümüz Tarih anlayışındaki ‘zaman’ kavramı bulunmamaktaydı. Kabile düzeninde yaşayan Cahiliye Arapları’nın; Jülyen Takvimi’ni kullanan Romalılar’dan bu olguyu alıp, tarih anlayışlarına adapte etmeleri de mümkün olmadığına göre; Arap Arkaplanı’na hitap eden Kur’an’ın; kıssalarında tarihsel bir olgu olarak ‘Zaman’ unsurunu kullanması mümkün gözükmemektedir. Kur’an, tamamen Cahiliye Arapları’nın bildikleri, anladıkları somut veriler üzerinden onlara hitap etmiştir. Dolayısıyla, onların arkaplanında mevcut olmayan tarihsel ‘zaman’ unsuru ile onlara hitap etmesi de mümkün değildir.

Hal böyle iken, Halefullah ve H. Zeyveli’nin; Kur’an Kıssaları’nda tarihsel bir unsur olarak ‘zaman’ unsuru ve onun yansımaları olan takvimsel ve tasnifsel olgular aramaları anlamsızdır. Tüm bu tarihsel mekanizmalar modern çağın yapılanma ve yansımaları olarak çok yakın tarihte gerçekleşen olgulardır ki, bu yüzden; sistematize edilen bu çağdaş olgular, binlerce yıl gerideki olayları anlamak için bir şart olarak aranmaktadır.

Kur’an-ı Kerim, nazil olduğu dönem muhatapları olan Arap Cahiliye Toplumu’nun dil, kültür ve sosyal anlayışı üzerinden onlara hitab etmiştir. Bu yüzden kıssalarında, Arapların algılarında olmayan ve onlara pratik olarak fayda sağlamayacak tarihsel bir öğe olan ‘zaman’ unsurunu kullanmamıştır. Kur’an Kıssaları’ndaki var olmayan bu olgu, Kur’an öncesi nazil olan Tevrat ve İncil’de de yoktur. Bunun anlamı; Tarih’in bir bilim/disiplin olarak oluşturulduğu yakın döneme kadar, pratik olarak, geçmiş toplumlarda tarihsel bir unsur olarak ‘zaman’ unsuru tesis edilmemiş veya kullanılmamış olduğudur. Bundan dolayı, Tevrat, İncil ve Kur’an; anlattıkları kıssaların içeriğinde, ‘zaman’ unsuruna yer vermemişlerdir.

Kur’an Kıssaları’ndaki mesajların muhatabı sadece nüzul sürecindeki Cahiliye dönemi bireyleri ve toplumu değil, aynı zamanda; kıyamete kadarki tüm birey ve toplumlardır. Bu mühim husus dikkate alındığında, çok nazik bir espri ile karşılaşırız. Söz konusu olan; Hal’den, Ati’nin son anına kadar, bütün bir zaman aralığı ise, ‘zaman’ kavramının askıya alınması, bir gereklilik olarak gözükmektedir.

Görünen odur ki, Kur’an kıssalarının anlaşılmasında illa bir problem tesis ederek bu hususüzerinden alternatif anlayışlar sunmak isteyenler; 20. yüzyıl tecrübe ve birikimleri üzerinden, bin dört elli yüz yıl öncesi toplum algısına hitabeden Kur’an Kıssaları’nı sorgulayarak, geçmiş insanların arkaplanını yok saymaktadırlar. Hal böyle olunca; onların bilmedikleri bir malzeme ile Kur’an onlara nasıl hitap edecek, onlar da; Kur’an’ın bu hitabını nasıl algılayabilecekler di? “Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça(anlaşılabilir/sizin anladığınız) bir Kur’an olarak indirdik. (http://www.kuran-ikerim.org/index.php?s=mealoku&sure=12&meal=4&keyword=arap%C3%A7a#2)”30, “Şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve O’nun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle, Arapça (anlaşılabilir/sizin anladığınız) bir Kur’an vahyettik.”31, “Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, O’nu, Arapça(anlaşılabilir/sizin anladığınız) bir Kur’an yaptık. (http://www.kuran-ikerim.org/index.php?s=mealoku&sure=43&meal=4&keyword=arap%C3%A7a#2,3)”32, “Eğer biz O’nu, yabancı(anlaşılmayan) bir Kur’an yapsaydık, derlerdi ki; ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arab’a yabancı (anlaşılmayan) bir söz mü?”33

Yazımıza merhum Seyyid Kutup’tan Tarih ilmine genel yaklaşımımız nasıl olmalı sorusunun cevabı olarak yapacağımız bir alıntı ile son vereceğiz. “İki açık nedenden dolayı Kur’an’da yer alan hikâyeleri(kıssalar) tarih ilmine göre değerlendirmeye tabi tutmanın doğru olmayacağı kesindir. Birincisi, tarih ilmi yeni doğmuştur. Tarih ilmi doğmadan önce insanlık tarihinde, hakkında herhangi bir şey bilinmeyen sayısız olaylar yaşanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de tarihte izine rastlanmayan bu tür olayları zaman zaman anlatır. İkincisi; tarih -bu olayların bazısını kapsamına alsa bile- her yönüyle yetersiz bir varlık olan insanoğlunun ürünüdür. Bu yüzden insanın ortaya koyduğu her üründe kendini gösteren eksiklik, yanlışlık ve tahrif ona da yansıyacaktır. İletişim araçlarının ve araştırma yöntemlerinin bunca gelişme kaydettiği günümüzde bile bir tek haber ya da olayın değişik şekillerde anlatıldığına tanık olabiliyoruz. Bu bir tek haber ya da olaya farklı açılardan bakıldığını, hakkında birbiriyle çelişen yorumlar yapıldığını görebiliyoruz. İşte tarih dediğimiz ilim bu dedikodulardan, birbiriyle uyuşmayan çelişkili bilgilerden meydana gelmiştir. Bundan sonra incelemeye ve ayıklamaya tabi tutulduğu söylense de. Kur’an-ı Kerim’de yer alan hikâyeler hakkında tarih ilminin görüşüne başvurmaktan söz etmek, Kur’anın her konuda gerçek ve kesin hükmü belirlediğini vurgulayan inanç sisteminden önce, insanların kabul ettikleri bilimsel kurallara da ters düşmektedir. Dolayısıyla Kur’an’a inanan aynı şekilde bilimsel araştırma yöntemlerine inanan birisi böyle saçma bir söz söyleyemez.”34

Dipnotlar:

1- Hikmet Zeyveli, II. Kur’an sempozyumu, s. 97, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1996.
2- Ömer Mahir Alper, Kur’an-ı Kerim ve kıssalar, Haksöz Dergisi – Sayı: 50 – Mayıs 95 (http://www.haksozhaber.net/okul_v2/issue.php?id=62)
3- Bu savunuya Türkiye örneğinde Hikmet Zeyveli ve Salih Akdemir gösterilebilir. Ömer Mahir Alper, Kur’an-ı Kerim ve kıssalar, Haksöz Dergisi – Sayı: 50 – Mayıs 95 (http://www.haksozhaber.net/okul_v2/issue.php?id=62)
4- Hikmet Zeyveli, I. Kur’an sempozyumu, Müzakereler I, s. 142, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994.
5- Muhammed Ahmed Halefullah, Kur’an’da Anlatım Sanatı, s.83, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
6- Hikmet Zeyveli, A.g.e, Müzakereler I, s. 142, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994.
7- Hikmet Zeyveli, A.g.e, II. Kur’an sempozyumu, s. 98 -99, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1996.
8- Hikmet Zeyveli, A.g.e, II. Kur’an sempozyumu, s. 137, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1996.
9- Hikmet Zeyveli, A.g.e, II. Kur’an sempozyumu, s. 97, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1996.
10- Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.59, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
11- Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.83, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
12- Hikmet Zeyveli, A.g.e, II. Kur’an sempozyumu, s. 98, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1996.
13- Léon-E.Halkın, Tarih tenkidinin unsurları, s.5-6, T.T.K yayınları, Ankara-1989.
14- Léon-E.Halkın, A.g.e, s. 4, T.T.K yayınları, Ankara-1989.
15- Mübahat S.Kütükoğlu, Tarih Araştırmalarında Usûl, 1998, s.1-35 – özet; http://turkleronline.net/turkler/tarih_tarih_bilimi/tarih_tarih_bilimi.htm
16- Léon-E.Halkın, A.g.e, s. 3, T.T.K yayınları, Ankara-1989; Tarih kelimesi, bir sosyal olayın oluş açısının ve zamanının belirtilmesini ifade eder. Bu bilim dalı, toplumları etkileyen olayları, yer ve zaman göstererek incelemekte ve bu olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini ortaya koymaktadır. Mehmet Aydın, Dinler Tarihine giriş, s. 15.
17- http://www.tarihportali.net/tarih/tarih_bilimine_giris-t11.0.html;wap2=
18- Mübahat S.Kütükoğlu, A.g.e, 1998, s.1-35 – özet; http://turkleronline.net/turkler/tarih_tarih_bilimi/tarih_tarih_bilimi.htm
19- Tevrat/Tekvin4/22.
20- Mübahat S.Kütükoğlu, A.g.e, 1998, s.1-35 – özet; http://turkleronline.net/turkler/tarih_tarih_bilimi/tarih_tarih_bilimi.htm
21- Ali Şeraiti, Medeniyet tarihi, c. I, s.115.
22- http://egitek.meb.gov.tr/aok/aok_kitaplar/AolKitaplar/Tarih_1/1.pdf
23- http://www.turkvedunyatarihi.com/kategorisiz/tarih-devirleri.html
24- Ali Şeraiti, Medeniyet tarihi, c. I, s.123-124.
25- http://egitek.meb.gov.tr/aok/aok_kitaplar/AolKitaplar/Tarih_1/1.pdf
26- http://tr.wikipedia.org/wiki/J%C3%BClyen_takvimi
27- http://tr.wikipedia.org/wiki/Gregoryen_takvim
28- Hikmet Zeyveli, A.g.e, II. Kur’an sempozyumu, s. 97, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1996.
29- W. Montgomery Watt, İslam nedir, s. 99, Birleşik yayıncılık, İstanbul-1993.
30- Kur’an/Yusuf12/2.
31- Kur’an/Şura42/7.
32- Kur’an/Zuhruf43/2-3.
33- Kur’an/Fussilet41/44.
34- Seyyid Kutup, Fi Zilal’il Kur’an

Kur’an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları 2 – Kronoloj

Cengiz DUMAN
07 Aralık 2010 Salı

Giriş:

Kur’an kıssalarının tarihsel/vakiîliğinin aleyhindeki sistematize fikirlerin babası olan Mısırlı âlimMuhammed Ahmed Halefullah, “el-Fennu’l Kasasi fi’l-Kur’an” “Kur’an’da anlatım sanatı” adlı kitabında,Kur’an kıssalarındaki tarihsel unsurlar arasında olmadığını iddia ettiği kronoloji olgusuna şöyle değinmektedir. “Kur’an olayların verilişi ve anlatımındaki kronolojik ve doğal sıralamaya dikkat etmemektedir. Sıralamaya aykırı davranmakta ve onu değiştirmektedir.”1

Halefullah’ın, Kur’an kıssalarının tarihselliği üzerine fikirlerinin Türkiye’deki sözcüsü konumunda gözükenHikmet Zeyveli ise Bilgi vakfı’nın, 1994-1995 yıllarında düzenlediği Kur’an sempozyumlarında yaptığı müzakere ve tebliğlerde, Kur’an kıssalarında aradığı tarihsel unsurlardan biri olan kronoloji unsuru hakkında, Halefullah benzeri görüş serdetmektedir. “Kur’an kıssalarında olayların meydana geliş sırası (kronoloji) da her zaman dikkate alınmamıştır.”2

Her iki yazar da Kur’an’daki Lut ve İbrahim kıssalarının bazı bölümlerinden delil göstererek, Kur’an kıssalarında kronolojinin bulunmadığını bu örneklerle vurgulamaya çalışmışlardır. “Hicr suresinde (61-73) kent halkının Lut’a gelmesi Lut’un elçilerle konuşmasından sonra olduğu halde, Hud suresinde (77-82) kent halkı, elçilerle konuşmadan önce Lut’a gelmiştir. Aynı şekilde, konunun devamı olan, Hz. İbrahim’le olan diyalogu da Zariyat suresindeki (24-37) şekliyle mukayese ettiğimizde yine farklılıklar görürüz. Hicr suresinde çocuk müjdesi Hz. İbrahim’in hanımına verilirken, Zariyat suresinde bu müjde bizzat Hz. İbrahim’e verilmektedir.”3

Bir evvelki yazımızda, Kur’an kıssalarının vakiliği/tarihselliği hususunda; son dönem modernist yaklaşımlar tarafından kategorize edilerek aranan, tarihsel unsurlardan biri olan “Zaman” unsuru üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda ise gerek Halefullah gerekse Zeyveli tarafından gündem edilen tarihsel unsurlardan bir diğeri olan “Kronoloji” unsuru üzerinde duracağız.

Kronoloji nedir:

Türk Dil Kurumu sözlüğünde Kronolojiye şu anlam verilmektedir: “kronoloji Fr. chronologie a. (l ince okunur) 1. Zaman bilimi. 2. Zaman dizini.”4 Wikipedia ise şunları kaydeder: “Kronoloji, olayların tarihsel sıralanması ile ilgili bilim (http://tr.wikipedia.org/wiki/Bilim) dalı. TDK (http://tr.wikipedia.org/wiki/Türk_Dil_Kurumu) Büyük Sözlük, sözcüğün dilimize Fransızca (http://tr.wikipedia.org/wiki/Fransızca)’dan (chronologie) girdiğini belirtir ve sözcüğü zaman bilimi, zaman dizini olarak dilimize çevirir. Tarih (http://tr.wikipedia.org/wiki/Tarih)bilimi ile yakından ilgili bu bilim dalı, oluşum süreçlerinin tarihlenmesi ve raporlanması ile uğraşır.”5

M. Doğan’ın Büyük Türkçe sözlüğünde ise şunlar aktarılmaktadır: “1. Tarihi olayları zaman sırasına göre sıralama işi. 2. Tarihi olayları zaman sırasına göre oluşumunu inceleyen bilim dalı, tarihi olayların zaman ve tarihini konu edinen ilim.”6

Tarih bilimciLeon – E. Halkın, Kronolojiyi tarih ilmine yardımcı beş ilim dalı arasında sıralarken onu şöyle tarif eder: “Kronoloji tam olarak tarihi olayların zaman içinde paylaştırılmasıdır.”7

Bütün bu tanımlardan anlaşılmaktadır ki, kronoloji; tarihte yaşanmış bir olayın meydana gelişindeki zamansal sıralamadır. Basit olarak örneklersek; nasıl ki bir insan, dünya hayatında önce doğar, sonra büyür, okur, iş sahibi olur, evlenir, çocuk sahibi olur, çocuklarını evlendirir torun sahibi olur ve nihayetinde ölür. Bunu bir tarihsel olay olarak kabul edersek; işte kronoloji, insanın doğum ve ölümü arasındaki yaşam tarihini bu oluş sırasına göre anlama veya aktarma ilmidir diyebiliriz.

Cahiliye dönemi algısında kronoloji:

Modern tarih algısının,Kronoloji kavram/terimi hakkındaki bu tanımlarını sunduktan sonra Kur’an’ın iniş dönemi esnasındaki tarihsel Kronoloji algısını da ortaya koymak gerekmektedir. Bilindiği gibi Kur’an; nazil olduğu ilk toplum algısına göre ve onların anlayışı çerçevesinde hitap etmektedir. “Dinin anlaşılmasında; dilleriyle Kur’an’ın nazil olduğu Arap toplumunun (ümmiler’in) ma’hudunun (örfünün, arkaplanının) gözetilmesi gerekmektedir.”8 Bu yüzden Kur’an’ın dili Arapçadır ve yine Kur’an, bu dilin oluşmuş dil ve anlatım kuralları ile cahiliye Arap toplumuna seslenmektedir.

Cahiliye Arap toplumunun tarihsellik anlayışının diğer çağdaş toplumlara göre çok geride olduğu söylenebilir. Çünkü özellikle Mekke cahiliye toplumu, kitapsız –ümmi- bir toplumdur.Kur’an bu olguya şöyle temas eder. “…ümmî’lere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur.“9 Reşid Rıza Kur’an’ın temas ettiği ümmi’lik olgusu hakkında şunları kaydetmektedir: “Hz. Muhammed okuma yazma nedir bilmeden ümmî bir şekilde büyümüştü. Nebi’nin(a.s) içinde yetiştiği toplum da ümmi idi ve onlar, çevre toplumların dinlerini, tarihlerini, kanun vaz’etme bilgilerini, felsefeyi ve yazılı edebiyatı bilmeyen putçu kimselerdi. (…..) Mekke’de ne okul ne de bir kitap vardı.”10

Bununla birlikte toplumun genel yapısı kabile ve bedevilik –göçebe- statüsü üzerine oturmuştur.Kur’an Cahiliye Araplarının sosyal yapısındaki bu olguları şöyle beyan eder:“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.”11“Çevrenizdeki bedevî Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki….”12“Bedevî’lerden (seferden) geri kalmış olanlara de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağırılacaksınız.”13

Bütün bu sosyal olumsuzluklar, Cahiliye Arap toplumunda, modern algıyla değerlendirilebilecek normda tarih algısının oluşmasını engellemiştir. Çünkü elde, tarihi oluşturacak yazılı vesikalar yoktur. “Araplar için peygamber (s.a.v)’in gönderilmesinden önce tarihten ancak rivayet ile tevarüs ettikleri şeyler vardı.”14 Tarihsel diyebileceğimiz malzeme, yazılı vesikalardan ziyade, hafızaya dayanan, şifahi menkıbeler üzerine oturmuş ve genel olarak soy sopla alakalı, parça-bölük, rivayetler şeklindedir.

Oysa İsrailoğulları, bin yıllar öncesinden yazılı vesika olarak Kur’an’da; “Musa (….) Tevrat levhalarını yere attı….”15Diye beyan edilendini bir kitap –Tevrat- ve bunun şerhleri şeklinde “Talmudik” külliyat olarak adlandırılan,yazılı belge niteliğinde çeşitli vesikalara sahip olmuştur.Bunun haricinde bedevilikten hadariliğe geçen İsrailoğullarının, yazılı vesikalara önem verdikleri hatta tarihi olayları kaydettiklerini dolayısıyla böyle yazılı bir kültüre sahip olduklarını gözlemlemekteyiz. Tevrat, Hz. Davud dönemi devlet yapısını anlatırken bu hususta şunları kaydetmektedir:“Seruya oğlu Yoav ordu komutanı, Ahilut oğlu Yehoşafat devlet tarihçisiydi.” “Ahituv oğlu Sadok’la Evyatar oğlu Ahimelek kâhin, Seraya yazmandı.”16

Oysa bedevilik üzerine kabile statüsünü aşamayan dolayısıyla bir devlet yapısı oluşturamayan, Kur’an öncesi cahiliye toplumunda “Arab tarihi konusunda veya Siret’te, Halifeler devri geçinceye kadar bir şey tedvin edilmedi.”17

Modern tarih algısı formatında bir tarih, İslam sonrası yetişen tarihçiler eliyle oluşturulmaya başlanmıştır. Ortaya çıkarılan tarih ise daha ziyade Hz. Muhammed(s.a.v)’in soyu esas alınarak gerçekleştirilen lokal nitelikte Mekke Arap tarihidir.

Bundaki malzeme ise Arapların şecereye verdikleri önem sayesinde elde edilmiştir. Çünkü “Araplar genelde atalarını birçok kuşak geriden”18 bilebilirlerdi. Buna göre Hz. Muhammed (s.a.v) baz alınarak sıralanan Hz. Muhammed’in, onun kabilesinin ve tabii ki Mekke’nin kronolojik soy ağacı şöyledir:“Mekke’de, Kureyş’lilerin hâkimiyeti Kusay bin Kilâb’la başlar. Arap soy bilginlerine göre, soy zinciri şu şekildedir: Kusay bin Kilâb b. Mürre b. Ka’b b. Lüey b. Ğalib b. Fihr b. Mâlik…..”19 Sıralanan bu şeceredeki çoğu isimlerle ilgili başka bir tarihi bilgi yoktur.

Bu kısa şecereden öncesi ise başka soy ve kabilelere ulaştığı için tamamıyla indî yorumlarla boşluklar tamamlanmış ve İslam’ın etkisiyle, Hz. Âdem’e kadar şecere uzatılmıştır. “Hz. Muhammed’in soyu, İbn İshak (ö.150) tarafından kaleme alınan Siret’te Hz. Âdem’e kadar sayılmıştır. Son kısım Kitab-ı Mukaddes’ten alınmıştır.”20

Buna mukabil en ünlü siyer âlimlerinden olan İbni Hişam (ö.218) ise; “İbn-i İshak’ın tuttuğu yoldan uzaklaşmış, Âdem’den, İbrahim’e kadar olan peygamberlerin tarihinden ve bundan başka, İsmail’in çocuklarından peygambere ait olmayanları anlatmaktan uzaklaşmış.”21tır.Şöyle demektedir, İbni Hişam; “Ben bu kitaba İsmail bin İbrahim’in ve zürriyetinden Resulullah (s.a.v)’e baba olan kimselerin ve onların sulblerinden olan evlatlarını Hz. İsmail’den, Resulullah (s.a.m)’a kadar sıra ile başlıyorum. İsmail (a.s)’in zürriyetinden olan Ecdadı Resul (s.a.m)’den başkalarını terk ediyorum.”22

Dolayısıyla cahiliye dönemi ve daha öncesi dönemlere ait Arap atalarla ilgili yazılı belge olarak ne kronolojik ne de diğer tarihsel veriler bulunmamaktadır. Bundan ötürü Kur’an’ın iniş dönemindeki onun muhatabı olan “Araplar kronolojik sıralamaya ilgi duymamışlar ve ona dikkat göstermemişlerdir. Hatta onu bildikleri veya kolayca bulabildikleri zaman bile bunu ihmal etmişlerdir. Arapların tarihsel perspektiflerini anlamak için, onların insanlarla ve insan ilişkileriyle çok ilgilendikleri, fakat bunu olayların birbirini takip ettiği yarı- matematiksel, düz bir çizgi şeklinde tasarlanmış düzenli bir zaman çerçevesinde algılamadıklarını tespit etmek durumundayız.”23

Cahiliye dönemi Araplarındaki tarih ve kronoloji algısı; dikkat çekilecek konuyla ilgili kısa hikâyeler şeklinde, kinaye yoluyla aktarılan şifahi söylemlerdir. Amaç Arapların soy-soplarına, kabilelerine ve bunlarla ilgili diğer şeyler üzerinden, dinleyenleri istenilen istikamete yönlendirmektir. Size, sonradan Müslüman olan Lebid’in, muallakasından bir örnek sunalım: “Biz, (öyle kimseleriz ki) kurultayların hepsinde bizden; büyük işleri başaran ve herkesten üstün çıkan bir kimse bulunur. Oymağa(kabile) tamamıyla hakkını veren ve ganimetleri büyük bir doğrulukla üleştiren bizdendir. Oymağın hukuku adına öfkelenerek homurdanan ve kendi hukukundan vazgeçen de bizdendir ki bu kimse bunları yalnız fazilet diye yapar. El açıklığı yapacak kimseye yardımcı olan bir kerem sahibi, yumuşak huylu ve iyi hasletleri kendisinde toplanmış bulunan ve bunları ganimet bilen zat da bizdendir. (….) Bir cemaat arasında güzel huylar üleştirilirken, üleştirici olan zat (Allah) en büyük hisseyi bize verdi. Allah, bize, göğe doğru yükselmiş bir şeref evi kurdu ve hemen bizim yaşlılarımız ve gençlerimiz o şerefe doğru yükseldiler.”24

Bu yüzden genelde şairler veya onların değişik versiyonları olan kassaslar (hikâye ve romancı)25aracılığıyla kısa, parçalı (kronolojik olmayan) ve Arap şiirinin vurucu vasıfları kullanılarak tarihi diyebileceğimiz aktarımlar yapılmaktaydı. “Şiirlerde dinleyicilere –ki bunlar genelde şairin kabilesine mensup kişiler olurdu- kabilelerin zaferlerini anlatır ve bu kişiler böylece asil hareketler yapmaya teşvik edilirlerdi.”26

Pek tabii ki bu şiirlerde anlatılan olaylar, doğru ve tabii mecrasından ziyade, Şairin isteği ve toplumun arzu ettiği yönde değişikliklere tabi tutularak bir yerde abartılarak, yalanlarla süslenerek sunulduğu gerçeğini de göz ardı etmemek lazımdır.

Tarafe’nin muallakasından, cahiliye dönemişair ve şiirlerinin mahiyetini anlatan bir kesit aktaralım:“Dağılmış olan kabile bir yere toplanıp ta soy sopla övünmeye kalktıkları vakit beni herkesin vurduğu yüksek hanedanın tâ tepesinde bulursun.”27

Hülasa edersek Kur’an öncesi cahiliye toplumunun gerek tarihsel, gerekse şair ve kassaslar yoluyla ortaya konan edebi arka planında “ma’hud”, olaylara kronolojik nitelikte bütüncül bir yaklaşım mevcut değildir. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’de, kıssalarını benzer bir metodla yani kronolojik olmayan, parçalı bölümlü, enstantaneler halinde beyan ederek cahiliye toplumundaki mesaj etkisini arttırmayı amaçlamıştır.

Kur’an kıssalarında Kronolojik unsurun bulunmayışının sebebi:
Kronoloji hususunda cahiliye Arap dönemi hakkında bu düşünceleri sunduktan sonra neden Kur’an’daki kıssalarda kronoloji bulunmadığını izah etmeye çalışalım. Bize göre Kur’an kıssalarında kronoloji bulunmayışının sebepleri ikidir. Bunlardan birincisi yukarıdaki alt başlıkta üzerinde durduğumuz gibi, Cahiliye dönemi Arap toplumunda var olan tarih algısının; soy-sop ve buna dayanan kahramanlık, başarı, övünme, üstünlük gibi pek de objektif olmayan olgulara dayanmasıdır. Ki, bu olgular pek de objektif olmayan kabile şairleri ağzından sözsel/şifahi olarak aktarıldığı düşünüldüğünde ortada güvenilebilecek tarihsel belgeler olmadığı ya da olamayacağı da açıktır. “Kur’an kıssalarında tarihsellik unsurları-I”başlıklı bir evvelki yazımızda bu hususun altını çizerek şunları vurgulamıştık: Bu yüzden, ‘Tarih Tenkidi’nin geliştirilerek, Tarih yazanın, yazdıklarının da tetkik edilmesi ve bunlar muvacehesinde doğruluk testi yapılması gerektiği öne sürülmüştür. “Tarih Tenkidi, tarihte doğruyu yanlıştan ayırt etmeye tahsis edilmiş bir metoddur.(…..) Tarih, ancak; metodu, Tarih Tenkidi sayesinde ve yardımcı ilimlerin müdahalesiyle bir ilimdir. Bunun içindir ki, araştırma, açıklama ve kontrol tarzının ciddiliği sebebiyle, geniş manada, Tarih’in bir ilim, -beşeri ilimlerin en beşerisi-, ( ya da) , olduğu müdafaa, ( ya da), edilebilir.”28

Kabile veya kişilerin başarı ve üstünlükleri üzerine kurulan şiir, mitoloji, hikâye vasıtalı; şair ve kassas dünyası da hitabettiği cahiliye Arap toplumuna, olayları ve kişilerin yaşamlarını parçalı/bölümlü ve de kısa olarak aktarmak zorundadır ki, kendisini dinleyen dinleyicileri cezbetsin! İşte bu yüzdendir ki, Kur’an da hitabettiği muhatap Arap toplumuna, onların bu tarihi, dilsel, edebî ve kültürel altyapısı tarzında seslenerek, kişi veya kitleleri istediği tevhidi hedefe yönlendirmeye çalışmıştır. Cahiliye dönemi “Şiirlerde –ki bunlar genelde şairin kabilesine mensup kimseler olurdu- kabilelerinin zaferleri anlatılır ve bu kişiler böylece asil hareketler yapmaya teşvik edilirlerdi. Buna benzer olarak önceki peygamberlere işaretler, Hz. Muhammed’i ve Müslümanları kötü şartlara kahramanca tahammüle teşvik ediyordu. Bu ayetler belki de Hz. Muhammed’i bir çeşit manevi silsilenin ucuna yerleştiriyor ve Mekkelilere onu n söylediklerinin tamamıyla yenilik olmadığını ve onun önceki peygamberlerin izinde biri olduğunu gösteriyordu.”29

Bu yüzden kıssalar belli kronolojik anlatımla değil parçalı olarak beyan edilmiştir. M. Watt, Kur’an kıssalarının kronolojik olmayan parçalı anlatımına şu olumlu yorumu getirmektedir: “Araplar için tarih, geçmiş devirde yaşamış insanlar hakkındaki ilgi çekici kısa hikâyelerin kronolojik biçimde sıralanmamış bir koleksiyonu olduğundan, Kur’an’ı Kerim’de benzer bir şeyler bulmamız şaşırtıcı değildir.”30

Binaenaleyh Kur’an kıssalarının kronolojik olarak anlatılmamasının sebeplerinden biri Arap toplumunun altyapısındaki bu tarihsel, edebî ve kültürel altyapı “ma’hud” yatmaktadır. Bununla birlikte Kur’an’ın tedrici iniş üslubunu da dikkate almalıyız. “İnkâr edenler: Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi? Dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk.“31″Biz Kur’an’ı parça parça indirdik ve onu insanlara ağır ağır okuman için bölümlere ayırdık.”32 Bundan dolayıdır ki, Kur’an, hadiseler oluştuğunda, istekler olduğunda, soru sorulduğunda ve de ortamla ilgili olarak nazil olması sebebiyle kıssalarını, Tevrat’ta olduğu gibi bir bütün ve kronolojik olarak –baştan sona- değil bölümler halinde beyan etmiştir.

Kur’an kendinden önce inen Tevrat ve İncil’deki gibi kıssaları kronolojik bir bütünlükle değil o kıssalarda geçen olayların vereceği mesajlara ait bölümler halinde sunarak hem Arap toplumunun tarihsel, dilsel ve kültürel yapısı gereği onlara hitabetmiş ve hem de verdiği mesajların daha iyi rantabl ve olaylara somut olarak adapte edilerek anlaşılmasını sağlamıştır.

Şimdi bir düşünelim; toplumdaki fuhşiyata dair bir mesaj sunmak için inen Hicr suresinin; “…Şehir halkı, birbirlerini kutlayarak, (meleklerin yanına) geldiIer. (Lût) onlara “Bunlar benim misafirimdir. Sakın beni utandırmayın; Allah’tan korkun, beni rezil etmeyin!” dedi. “Biz seni, elâlemin işine karışmaktan men etmemiş miydik?” dediler. (Lût:) İşte kızlarım! (Düşündüğünüzü) yapacaksanız (onlarla evlenin), dedi.. (Resûlüm!) Hayatın hakkı için onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.”33 ayetleri yerine Tevrat’ta olduğu gibi Keldanilerin, Ur şehrinden başlayan tarihsel yani; kronolojik, biyografik coğrafi, v.s unsurlarla örülmüş baştan sona bir Lut kıssası anlatımı olsaydı; Cahiliye Arap toplumu arka planı açısından anlaşılması nasıl olurdu.

Yine Hud suresinde, Lut kıssasının bir başka versiyonu olarak beyan edilen Hicr suresinde ise bir başka unsuru gündem ederek dikkatleri bu yönde de toplamaktadır. Lut peygamberin, kavminin sapıkları karşısındaki üzgün durumunu ifade eden; “Elçilerimiz Lût’a gelince, (Lût) onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da “Bu, çetin bir gündür” dedi.. Lût’un kavmi, koşarak onun yanına geldiler. (…) (Lût:) Keşke benim size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim! dedi.“ ayetlerdeki resul ve onun sahabesine verilen mesajlar ile muhatap diğer topluma verilen, Lut kavminin sapıklıktaki ulaştığı olumsuz yer ve ulaştığı bu yerin onlara yarar sağlamayacağı mesajı, nasıl verilecekti? Lut kıssası yeniden kronolojik olarak beyan edilerek mi? Yoksa geçmişte olduğu gibi Kohen/Haham ve Papaz’lar gibi din adamlarının okuyacağı kronolojik kıssalardan, onların çıkaracağı hisseler, mesajlar yoluyla mı? Sizce hangi metod cahiliye Arap arka planı “ma’hud”una; Kur’an’ın tedriciliğine daha uygundur?

Sizler bunlar üzerinde düşünürken biz, Kur’an kıssalarında kronoloji bulunmayışının ikinci sebebini izaha geçelim. Bilindiği gibi Kur’an, kendinden önce inen Tevrat ve İncil’den sonra nazil olmuştur. Ancak Kur’an bu iki kitabı inkâr etmez, aksine onları tasdik eder. Binaenaleyh Kur’an, nuzül dönemi Yahudilerinin elindeki Tevrat’ı mevcut haliyle tasdik etmiştir. “Kendilerine: Allah’ın indirdiğine iman edin, denilince: Biz sadece bize indirilene (Tevrat’a) inanırız, derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Hâlbuki o Kur’an kendi ellerinde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitap’tır.”34 “Sana kendinden öncekileri doğrulayan Kitap’ı hak ile indirdi. İnsanlara yol göstermek üzere daha önce de Tevrat’ı ve İncil’i indirmişti.”35 “Bu daha öncekilerin kitaplarında da vardır. İsrailoğlu bilginlerinin bunu bilmesi onlar için bir belge değil miydi?”36

Ancak Kur’an aynı zamanda onun, muharref olduğunu da beyan etmiştir. “Onların bir kısmı var ki, Allah’ın kelamını dinleyip anladıktan sonra onu bile bile tahrif ediyor.”37 “Ey Ehl-i Kitap: Resulümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz bir çok şeyi açıklamak üzere geldi..”38 Hal böyle olunca Tevrat ve İncil’de serdedilen kıssaların da toptan reddedilmediği onların muharref taraflarının Kur’an’da anlatılan kıssalardaki doğrularla asli hale getirildiğini kabul etmemiz gerekmektedir.

İşte bu yüzden Kur’an, kıssalarını vazederken hem Arap arka planına göre onlara hitabetmekte hem geçmiş kitaptaki kıssaları kabul ederek, onlardaki muharref yerleri tashih etmektedir. Dolayısıyla Tevrat ve İncil’de bulunan tarihsel unsurlar, Kur’an tarafından tanındığı için Kur’an, kıssaları yeniden, Tevrat ve İncil’deki gibi tarihsel olgularla yüklü olarak aktarılmamaktadır.

Kur’an-ı Kerim’deki bilhassa peygamberlerin Hz. Âdem’den itibaren geliş sıralaması Tevrat’taki ve İncil’deki sıralama ile aynıdır. Bu peygamberler silsilesine ait bazı yerlerdeki değişik anlatımlardaki“Olgunlaşmamış kronolojik ilişkinin en muhtemel açıklaması önceden habersiz oldukları şeklinde değil, onların Yahudilerin kronolojiye olan alakasından haberdar oldukları veya Yahudilerin Kur’an’ı Kerim’de kronoloji olmayışını eleştirmelerinden dolayıdır.”39

Tevrat’ın peygamberler silsilesi, tahrif edilmenin etkisiyle belli bir etnik temeli -İsrailoğulları/Yahudi- ön plana alırken, Kur’an tamamen tevhid ve hidayet olgusunu ön planda tutmaktadır. Bundan dolayı bazı yerlerde Tevrat’taki kronolojiyi değil, peygamberliğin tevhidi ve hidayet boyutunu baz alarak sıralamalar yapmaktadır. “Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, esbâta (torunlara), İsa’ya, Eyyûb ‘e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a da Zebûr’u verdik.”40

Kur’an’ın bu uslubu, Tevrat’taki peygamberler kronolojisini reddetmek değildir. Bilakis Tevrat’ta yer alamayan Ad ve Semud kavimleri peygamberlerini ve İsrailoğullarının, peygamberliklerini reddettiği İsmail, Şuayb, Eyyub gibi resulleri de bu kronoloji içersinde olduğunu beyan ve tashih etmektir. Bunun yanı sıra verdiği bu karışık kronolojide, Yahudi ve Hıristiyanlarca, Arap asıllı olduğu için resullüğü reddedilen Hz. Muhammed’i diğer resullerin devamı olarak gösterme amaçlıdır. Allah bu karışık sıralama ile resullerin geliş hiyerarşisindeki kronolojik unsuru değil tevhidi zincirdeki ayniyeti – Yahudi peygamberi Hıristiyan peygamberi-Müslüman peygamberi gibi- vurgulamaktadır.

Dolayısıyla Kur’an Tevrat ve İncil’deki kronolojiyi aynen kabul etmektedir. İşte bu yüzdendir ki Kur’an beyan ettiği kıssalarını, kronolojik unsura yer vermeden, ancak Tevrat ve İncil’de var olan kronolojiyi baz alarak, hitabettiği Arap toplumunun tarihsel, dilsel ve kültürel algısına uygun bölümler halinde anlatmaktadır. M. Watt bu olguyu şöyle yorumlamaktadır: “Kur’an’da önceki peygamberlere yapılan atıflarda kronolojik bir ilişkinin belirsiz başlangıçları görülebilir. Kıssaların bazı guruplarında kronolojik sıra düşüncesi görülmemektedir. Mesela yirmi birinci surede sıra: Musa, Harun, İbrahim, Lut, Nuh, Davud, Süleyman, Eyyub, Yunus Zekeriya şeklindedir. Kimi durumlarda sıra kronolojik olmaktadır. Çeşitli surelerde elli dördüncü suredeki sıraya benzer bir sıra vardır: Nuh, Ad, Semud, Lut, Firavun. Kronolojik sıranın en önemli ifadesi yedinci surededir (69/67; 74/72). Burada Ad’ın Nuh kavminin varisleri ve Semud’un, Ad’ın varisleri olduğu söylenmektedir.”41

Sonuç:
Kur’an’ın beyan ettiği kıssaların çoğunda, modern algı ile tanımlanan tarihsellik unsurlarından biri olan kronoloji bulunmamaktadır. Bunun başlıca sebepleri arasında; Kur’an’ın beyan ettiği kıssalarda, Arap cahiliye arka planına “ma’hud” uygun tarihsel ve edebî bir anlatım tarzını benimsemesi bulunmaktadır. Bundan ötürü Kur’an-ı Kerim, kıssalarında parçalı/bölümlü anlatımı seçerek; yalnızca nüzul sebebine uygun enstanteneleri aktarmış ve bu aktardığı sahnenin, muhatap topluma vereceği mesajı kuvvetlendirme yoluna gitmiştir. Bundan dolayı Lut ve İbrahim’e uğrayan melekler kıssası sahnelerinde olduğu gibi aynı olayın değişik versiyonlarla anlatımını seçerek kıssanın tarihsel boyutuna değil, tevhid ve hidayet boyutuna önem vererek mesajlarının tesirini arttırmaya çalışmıştır.

Kur’an’ın, kıssalardaki, kronoloji dışı bu anlatım metodu, Kur’an’ın iniş dönemi altyapısındaki şair ve kassas’ların hitap tarzına motamot uygun olduğunu gözlemlemekteyiz. Böylece Kur’an, muhatap Arap toplumunun, tevhidî ve hidayete yönelik algısının artması ve kıssaların da bunlara dair mesajının iletilmesinde yüksek bir performans sağlamış olmaktaydı.

Yine Kur’an, resullerin geliş sıralamasında, çoğunlukla Tevrat’taki sıralamanın aynısını değil; kendisinin o anda verdiği mesaja uygun olan karışık bir kronoloji uygulamasına gitmiştir. Bundaki amacı da esasen Tevrat’ta var olan kronolojiyi aynen tekrar etmek değil; başta Hz. Muhammed olmak üzere İsmail, Eyyub, Şuayb gibi Yahudi ve Hıristiyanlarca dışlanan peygamberleri de bu sıra içerisine alarak; doğru kronoloji gibi görünen Tevrat ve İncil’deki peygamber kronolojilerini tevhidî boyuta getirmiş ve aynı zamanda Tevrat ve İncil’deki peygamberlerin bazılarını dışlayan muharref olguyu tashih etmiştir.

Hâsılı kelam, Kur’an, Tevrat ve İncil kıssalarındaki, tarihsel ve edebî metodu uygulamamıştır. Ancak, Kur’an’ın uyguladığı anlatım metodu da Tevrat ve İncil’deki tarihsel anlatıma aykırı değildir. Kur’an kıssalarını Tevrat kıssaları ile mufassallaştırdığımızda Kur’an kıssalarında olmayan tarihsel unsurların ortadan kalktığını görmekteyiz. Bu da Kur’an kıssalarının, kendinden önce inen kitaplar olan Tevrat ve İncil’i tasdik ve tashih etme olgusu ile birlikte değerlendirilerek, Hz. Âdem’den, Hz. Muhammed’e; Tevrat’tan, Kur’an’a kadar gelen resullerin anlaşılmasında, tevhidi mantaliteye aykırı oluşan -Yahudi-Hıristiyan-Müslüman peygamberleri gibi- yanlış algının düzeltilmesi gerektiğini, onların tümünün İslam peygamberi olduğunu ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla Kur’an kıssalarında bulunmadığı öne sürülen kronoloji ve diğer tarihsel unsurları sebep göstererek, Kur’an kıssalarının, en azından bir kısmının vakii/tarihsel olmadığı iddiasını ileri sürmek yanlıştır. Kur’an’ı ve onun kıssalarını modernizmin veya oryantalizmin -inkâr temelli; Hermönetik-mitoloji-tarih, v.d gibi- seküler mercekli gözlüğü(!) ile değil, Kur’an’ın kendi amacı ve oluşturduğu değerler çerçevesinde anlamaya çalışmak en doğru metod olacaktır kanaatindeyiz.

Dipnotlar:

1- Muhammed Ahmed Halefullah, Kur’an’da Anlatım Sanatı, s.83, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
2- Hikmet Zeyveli, II. Kur’an sempozyumu, I. Tebliğ, s. 98, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1995.
3- Hikmet Zeyveli, A.g.e, I. Tebliğ, s. 98, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1995; Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.84-85, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
4- TDK, Büyük Türkçe Sözlük, Kronoloji maddesi, http://tdkterim.gov.tr/bts/
5- http://tr.wikipedia.org/wiki/Kronoloji
6- D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, Kronoloji maddesi, s. 686, İstanbul-1996.
7- Léon-E.Halkın, Tarih tenkidinin unsurları, s.32, T.T.K yayınları, Ankara-1989.
8- Hikmet Zeyveli, A.g.e, II. Kur’an sempozyumu, s. 97, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1996.
9- Kur’an/62Cuma/2.
10- M. Reşid. Rıza, Muhammedî vahiy, s.45, Fecr yayınları, Ankara-1991.
11- Kur’an/49Hucurat/13.
12- Kur’an/9Tevbe/101.
13- Kur’an/48Fetih/11.
14- Siret-i İbn-i Hişam Tercemesi,çev. Hasan Ege, c. I, s. 14, Kahraman yayınları, İstanbul-1985.
15- Kur’an/7Araf/150.
16- Tevrat/II.Samuel-8/15-18; I.Tarihler/18/14-17.
17- Siret-i İbn-i Hişam Tercemesi çev. Hasan Ege, c. I, s. 14, Kahraman yayınları, İstanbul-1985.
18- W. Montgomery Watt, A.g.e, s. 100, Birleşik yayıncılık, İstanbul-1993.
19- M. Şemsettin Günaltay, İslam öncesi Arap tarihi, s. 238, Ankara okulu yayınları, Ankara-2006.
20- W. Montgomery Watt, A.g.e, s. 100, Birleşik yayıncılık, İstanbul-1993; Muhammed İbni İshak, Siyer, Çeviren Sezai Özel, s.71-72,Akabe yayınları, İstanbul-1988.
21- Siret-i İbn-i Hişam Tercemesi çev. Hasan Ege, c. I, s. 20, Kahraman yayınları, İstanbul-1985
22- Siret-i İbn-i Hişam Tercemesi çev. Hasan Ege, c. I, s. 20, Kahraman yayınları, İstanbul-1985
23- W. Montgomery Watt, A.g.e, s. 99, Birleşik yayıncılık, İstanbul-1993.
24- Yedi Askı, Çev. Şerafettin Yaltkaya, s. 78-79, Milli Eğitim Yayınları, İstanbul-1985.
25- Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.79, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
26- W. Montgomery Watt, A.g.e, s. 101, Birleşik yayıncılık, İstanbul-1993.
27- Yedi Askı, Çev. Şerafettin Yaltkaya, s.41, Milli Eğitim Yayınları, İstanbul-1985.
28- Léon-E.Halkın, A.g.e, s. 3, T.T.K yayınları, Ankara-1989; Tarih kelimesi, bir sosyal olayın oluş açısının ve zamanının belirtilmesini ifade eder. Bu bilim dalı, toplumları etkileyen olayları, yer ve zaman göstererek incelemekte ve bu olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini ortaya koymaktadır. Mehmet Aydın, Dinler Tarihine giriş, s. 15.
29- W. Montgomery Watt, A.g.e, s. 101, Birleşik yayıncılık, İstanbul-1993.
30- W. Montgomery Watt, A.g.e, s. 101, Birleşik yayıncılık, İstanbul-1993.
31- Kur’an/25Furkan/32.
32- Kur’an/17Isra/106.
33- Kur’an/15Hicr/67-72.
34- Kur’an/2Bakara /91.
35- Kur’an/3Ali İmran /3-4.
36- Kur’an/26Şuara/196-197.
37- Kur’an/2Bakara /75.
38- Kur’an/5Maide /15.
39- W. Montgomery Watt, A.g.e, s. 102, Birleşik yayıncılık, İstanbul-1993.
40- Kur’an/4Nisa /163.
41- W. Montgomery Watt, A.g.e, s. 102, Birleşik yayıncılık, İstanbul-1993.

Kur’an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları 3 – Mekân/Coğrafya

Cengiz DUMAN

30 Aralık 2010 Perşembe

Giriş:

Muhammed Ahmed Halefullah, “el-Fennu’l Kasasi fi’l-Kur’an” “Kur’an’da anlatım sanatı” adlı kitabında, Kur’an kıssalarındaki Mekan/Coğrafya unsuru hakkında şöyle bir tespitte bulunmaktadır: “Kur’an, tarih biliminin temel unsurlarından (…..) Mekânı belirtmemiştir. (….) Şurada-burada dağınık durumda bulunan ve Kur’an’ın insan zihnini sadece arizî (kasıtsız) olarak yönelttiği az sayıdaki mekân isimleri bir tarafa bırakılacak olursa, Kur’an neredeyse mekân unsurunu da belirtmemiştir.”1

Kur’an kıssalarının tarihsel/vakiliği üzerinde sistematik tartışmayı başlatan M. Halefullah’ın mezkûr görüşlerinin aynıyla, Türkiye’deki İslami camiada gündemleşmesini sağlayan Hikmet Zeyveli ise Bilgi vakfı’nın, düzenlediği Kur’an sempozyumlarında yaptığı müzakere ve tebliğlerde, Kur’an kıssalarında aradığı tarihsel unsurlardan biri olan Mekân/Coğrafya unsuru hakkında şunları kaydetmektedir:“Bilindiği gibi tarihî olaylar sadedinde: 1- Zaman, 2- Mekân, 3-Şahıslar, 4- Kronoloji, 5- Olayların bütünlüğü önem arz etmektedir ki: (…) Kur’an’da öyle kıssalar vardır ki, ne zaman, ne mekân ve ne de şahıs isimleri yer almaz.”2

Her iki yazar da Kur’an kıssalarının vakiliği/tarihselliğinin kabulünde Mekân/Coğrafya unsurunun zaruri olduğu görüşündedirler. Dolayısıyla Kur’an kıssalarında aradıkları tarihsel unsurlar arasında, sıraladıkları Mekân unsurunun, yani kıssalara dair coğrafik malumatın, Kur’an’da yeterince yer almadığını bundan dolayı –en azından- bazı kıssaların tarihsel/vakii olmadığı iddiasındadırlar. Bu incelememizde Kur’an kıssalarında aranan tarihi unsurlardan biri olan Mekân/coğrafya unsuru üzerinde duracağız.

Halefullah ve Zeyveli’nin Kur’an kıssalarında Mekân/Coğrafya üzerine tezat görüşleri:

Kur’an kıssalarında Mekân/Coğrafya unsuruna neredeyse hiç yer verilmediğini iddia eden Halefullah, “el-Fennu’l Kasasi fi’l-Kur’an” isimli kitabının bir başka yerinde Kur’an’ın kıssalarına dair Mekân/Coğrafya malumatının kapsamı hakkında şu zıt tespitte bulunmaktadır. “Kur’an ilk olarak, veciz bir üslup kullanmaktadır. Bu Kur’an kıssaları ya bilinenlere işaret etme veya çevrenin bildiği ve hiçbir şekilde yabancısı olmadığı olaylara kısaca atıflar biçimindedir. (…..) Kur’an’daki bu kıssa öğelerinin, bilinenler üzerinde hareket ediyor olması bizim görüşümüzü desteklemektedir. Tanınan ve meşhur olan şahsiyetler ile o çevrede yaygın olan olaylar Kur’an’da en fazla kullanılan kıssa öğeleridir ve bunun aksine bilinmeyen olaylar ile tanınmayan şahsiyetler fazla kullanılmamıştır. (…..) Yukarıdaki olgulardan da açıkça anlaşılacağı üzere Kur’an’ın metodu; kıssayı Arap coğrafyasından veya Arap mantalitesinden aldığı unsurlar üzerine bina etmekten ibarettir. Bunun amacı, kıssaların muhataplar üzerinde derin etkiler bırakmasını sağlamak, bilinen ve tanınan, olağan olay ve kişilerden, bilinmeyen ve yabancı fikir ve düşüncelere varmaktır.”3

Benzer bir görüş ise H. Zeyveli’ye aittir. Zeyveli Kur’an’ın ve kıssalarının coğrafyaları hakkında şöyle demektedir: “Kur’an’ın hitap ettiği ümmî Arapların müte’arefini (arka planını) gözetmiş olduğunu kabul ettiğimizde, kıssaların serdedilişinde şu hususlara riayet edildiğini söyleyebiliriz: Kur’an, Araplar arasında yaygın olarak bilinen kıssaları kullanmıştır. Zira, vasıtalar bilinenlerden seçilmedikçe hedeflere yönlendirmek zorlaşır.”

Her iki yazarın görüşlerinin icmalini yaptığımızda şu sonuca ulaşmaktayız. Kur’an-ı Kerim, kıssalarını, cahiliye dönemi Arap toplumunun arka planı veya kültürel altyapısı olarak tanımlayabileceğimiz onların bildiği, aşina olduğu olay, kişi ve coğrafyalardan seçmiştir.

Zeyveli bir diğer sempozyum müzakeresinde yaptığı konuşmasında bu duruma şöyle açık bir örnek vermektedir: “Kur’an’ı Kerim kıssaları hep Hicaz Yarımadası’nın, Hicaz çevresinin bildiği kıssalardır. Kur’an bir tarih bilgisi vermeye niyet etmiş olsaydı, herhalde Orta Asya’dan Amerika’dan Avrupa’dan da bahsetmesi çok büyük bir mucize niteliği taşırdı. Ama gördüğümüz kadarıyla, Kur’an-ı Kerim bunları hep bilinen coğrafyalardan ve bilinen kıssalardan seçmiştir.”4

Anlaşılacağı üzere Kur’an kıssalarının vakiliği/tarihselliğinin aleyhinde metodik yaklaşımlarda bulunan bu yazarlarımız, tarihsel unsurlar olarak kategorize ettikleri unsurlardan bir olan Mekân/Coğrafya unsurunun tamamen zıddına şeyler ifade etmektedirler. Şayet Kur’an-ı Kerim, beyan ettiği kıssalarında, hitabettiği Arap toplumunun bildiği şeylerden bahsediyorsa o halde kıssalardaki Mekân/Coğrafyaların, Kur’an’da detaylarıyla serdedilmemesi nasıl tarihsel bir eksiklik olarak açıklanabilir? Eğer Kur’an kıssaları Arap toplumunca hiç bilinmeyen olgular ise yazarların son ifadelerindeki kıssaların Arap toplumunca bilinenlerden seçildiği ifadeleri nasıl değerlendirilebilir. Eğer Kur’an kıssalarındaki anlatılan olay ve şahısların ilgili olduğu Mekân/Coğrafyalar, Arap toplumu tarafından bilinen olgular ise o halde bu durum Kur’an’da tarihsel bir eksiklik olarak nasıl ileri sürülebilir?

Yazarların iddiaları ile oluşan bu çelişkili durumun, yazarlar cephesinden izalesi hayli zor gözükmektedir. Kur’an, kıssalarını, Arap toplumunun bildiği unsurlara dayandırdığı için ve de kıssalardaki tevhidi ve hidayete dair mesajların anlaşılması açısından bu teferruatı gerekli görmediğinden, kıssalarında Mekân/Coğrafya unsuruna ait bilgiler vermemiş ya da mücmel tutmuştur, diyerek; Kur’an kıssalarındaki Mekân/Coğrafya eksikliğine makul bir cevap vermiş olsak bile; Halefullah ve Zeyveli’nin, Kur’an ve Kur’an kıssalarındaki Mekân/Coğrafya görüşlerinde oluşan tenakuzu onlar açısından gidermek mümkün gözükmemektedir.

Kur’an ve kıssalarının beyan ettikleri unsurların Arap toplumuna yabancı olmadığı hususunda bir başka meşhur yazardan daha alıntı yapalım. “Her şeyden önce, geçmiş toplumların yaşadıkları olaylarla ilgili haberler ve kıssalar, genel olarak Kur’an’a muhatap olan toplumlumun o güne kadar duymadığı, hakkında bilgi sahibi olmadığı şeyler değildi. Bunları ya duymuşlardı, ya tarihi kalıntılarını gözlemlemişlerdi yahut başka topluluklardan iktibas etmişlerdi. Daha önce inen ve Kur’an’da anlatılanların benzerini, eksiğini veya fazlasını içeren kitapları görmüşlerdi. ”5

Bir başka yazar ise bu konuda şu tespitlerde bulunmaktadır: “Kur’an’da geçen yer adlarının (Mekân/Coğrafya) öncelikle onun ilk muhataplarının üzerinde yaşadığı Hicaz bölgesi yahut onların çeşitli vesilelerle gidip gördüğü çevre ülkeler olduğu görülür. Yani bu noktada Kur’an yakın hitap tarzına uygun bir yol izlemiştir. Örneğin Kur’an’da Hicaz bölgesi, yerleşim merkezleri, dağları, vadileri, meraları, iklimi ve diğer özellikleri ile pek çok ayette işlenir. (…) Yanı sıra Hicaz insanının çeşitli seyahatlerde gördüğü deniz, deniz ürünleri, deniz ulaşımı ve deniz kıyısındaki yerleşim merkezlerinden de Kur’an söz eder.”6 “Kur’an’da geçen yer adları (Mekân/Coğrafya) genellikle Arab beldeleri, Mısır, Şam ve Irak topraklarında odaklaşır. Bu durum, Kur’an’ın belli bir bölgeye hitap eden yerel bir kitap olarak algılanmasına yol açmamalıdır. Zira bir kere Kur’an, ilk muhataplarının bildikleri, yaz ve kış seyahatlerinde gezip gördükleri ve konuşmalarına konu olan yerlerden bir kısmını öncelikle anmıştır.”7

Bütün bunlardan sonra yine denilirse ki, Kur’an, beyan ettiği kıssalarında, yeteri kadar Mekân/Coğrafyadan bahsetmemiştir, o takdirde M. Halefullah’ın eliyle şöyle cevap verebiliriz:“Defalarca açıkladık ki, Kur’an’daki kıssalar, tarihsel bilgi vermek veya okuyucuyu geçmiş toplumlarla ilgili detaylara sevk etmek için değil; öğüt ve ibret vermek için yer almıştır.”8“Bundan dolayı kıssalar, tarihsel verilerin çıkarımı açısından elverişli değildir. Ayrıca bu tarihsel bilgiler, dinin bir parçası olmayıp ibadet etmemiz için ve içeriğine iman etmemiz için nazil olan, dinin asli unsurlarından birisi de değildir.”9 “…tarihsel bilgiler, tâbi olunan din (esasları) olmayıp, hiçbir şekilde Kur’an’ın amaçlarından biri değildir. Bundan ötürü Kur’an; zaman mekân ve olayların kronolojisini vermemiştir.”10

Zeyveli ise bu hususta şu ifadelerde bulunmaktadır: “Kur’an’ın ne bir tarih kitabı, ne bir coğrafya kitabı ve ne de bir teknoloji kitabı olmadığını hepimiz itiraf etmekteyiz de yine de zaman zaman zaaf gösterip Kur’an’da tarih ve coğrafya ararız.”11

Kur’an öncesi nazil olan kitaplardaki Mekân/Coğrafyalar ile Kur’an kıssaları ilişkisi:

Bu iki yazarın, Kur’an kıssalarında aradıkları tarihsel unsurlardan biri olan Mekân/Coğrafya hakkındaki tenakuz arz eden bu görüşlerini serdettikten sonra onların görmedikleri veya görmek istemedikleri bir diğer önemli olgu üzerinde duracağız.

“Kur’an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları 2 – Kronoloji” başlıklı bir evvelki yazımızda Kur’an-Tevrat ve İncil balamı hakkında şu tespitlerde bulunmuştuk. Kur’an, kendinden önce inmiş bulunan Tevrat, İncil gibi daha sonra muharref hale gelen kitapların; tahrif edilmeden önceki konumunu tanıyan destekleyen ve onlardaki tahrif edilmiş hususların tahrif edilmeden evvelki doğrularını tekrar açıklayarak, meydana gelen mesaj sapmalarını böylece düzelterek, insanlara hidayet kaynaklığını devam ettirme iddiasında olan bir kitap olmuştur. Kur’an’ın Tevrat ve İncil’i tasdik etmesi hususuna temas eden bazı ayetleri verelim:“Kendilerine: Allah’ın indirdiğine iman edin, denilince: Biz sadece bize indirilene (Tevrat’a) inanırız, derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Hâlbuki o Kur’an kendi ellerinde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitap’tır.”12 “Sana kendinden öncekileri doğrulayan Kitap’ı hak ile indirdi. İnsanlara yol göstermek üzere daha önce de Tevrat’ı ve İncil’i indirmişti.”13 “Bu daha öncekilerin kitaplarında da vardır. İsrailoğlu bilginlerinin bunu bilmesi onlar için bir belge değil miydi?”14

Kur’an aynı zamanda bu kitapların muharref hale getirildiğini de beyan etmiştir. “Onların bir kısmı var ki, Allah’ın kelamını dinleyip anladıktan sonra onu bile bile tahrif ediyor.”15 “Ey Ehl-i Kitap: Resulümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz bir çok şeyi açıklamak üzere geldi..”16Hal böyle olunca Tevrat ve İncil’de serdedilen kıssaların da toptan reddedilmediği onların muharref taraflarının Kur’an’da anlatılan kıssalardaki doğrularla asli hale getirildiğini kabul etmemiz gerekmektedir.

İşte bu yüzden Kur’an-ı Kerim, kıssalarını vazederken, hem Arap toplumu arka planına göre onlara hitabetmekte hem de geçmiş kitaptaki anlatılan kıssaları kabul ederek, onlardaki muharref yerleri tashih etmektedir. Dolayısıyla Tevrat ve İncil’de bulunan tarihsel unsurlar, Kur’an tarafından tanındığı için Kur’an, kıssaları yeniden, Tevrat ve İncil’deki gibi tarihsel olgularla yüklü olarak aktarılmamaktadır. Bu tarihsel olgulardan biri olan Mekân/Coğrafyaların da Kur’an kıssalarında detaylıca yer almaması, kıssaların Kur’an-Tevrat ve İncil bağlamında anlaşılması gerekliliğindendir. Kur’an’da, Mekân/Coğrafya’ya dair detay verilmeyen çoğu kıssalar, zaten Tevrat ve İncil’de yer almaktadır. Dolayısıyla Kur’an, geçmiş kitaplarda sunulmuş olan bu tarihsel malumatın, yeniden Kur’an’da belirtilmesini gerekli görmediği için kıssalara dair tarihsel detaylar vermemiş onları mücmel olarak vazetmiştir.

Burada şu önemli hususun altını çizelim. Tevrat ve İncil’de yer alan ve özellikle konumuz açısından bakıldığında Mekân/Coğrafyalara dair tüm ifadelerin tam doğrular olduğunu iddia etmemiz doğru olmaz. Ancak yukarıda ifade ettiğimiz Halefullah’a ait şu görüş bu konunun önemini bize açıklamaktadır.“….Ayrıca bu tarihsel bilgiler, dinin bir parçası olmayıp ibadet etmemiz için ve içeriğine iman etmemiz için nazil olan, dinin asli unsurlarından birisi de değildir….”

Bu demek değildir ki, Kur’an, kıssalarında, Coğrafya/Mekân’a ait bilgileri es geçmiştir. Asla! Bu tafsili bilgiler ondan önce nazil olan Tevrat ve İncil’de mevcuttur. Bu yüzden Kadim tefsir kitapları Kur’an kıssalarındaki mücmel anlatımları, Tevrat ve İncil bilgileri ile mufassallaştırmışlardır.

Neden kadim tefsir ve tarih kitapları Tevrat ve İncil kıssalarında yer alan tarihsel bilgileri, hususen Mekân/Coğrafya’ya dair malumatı aktarmaktadırlar? Çünkü Halefullah ve Zeyveli’nin vurguladıkları gibi Kur’an kıssalarını, Araplar tarafından bilinen coğrafyalardan seçmiştir. Bu bilinen coğrafyaların kaynağı da öncelikle Tevrat ve İncil kaynaklıdır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayetler Kur’an ile Tevrat kıssalarını birlikte ele almamızda bize yol göstermektedir kanaatindeyiz. “(Sel beni israile….)İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten sonra Allah’ın nimetini (âyetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah’ın azabı şiddetlidir.”17“(…fes’el beni israile….) Haydi, İsrailoğullarına sor. Musa onlara geldiğinde Firavun ona, “Ey Musa! dedi, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!”18 Eğer Kur’an’da anlatılan kıssalar ile Tevrat’ta anlatılanlar arasında hiç alaka olmamış olsa idi Resule; “İsrailoğullarına sor….” Diye hitap edilir miydi?

Kur’an ve Tevrat kıssaları arasındaki Mekân/Coğrafyalar ilişkisine dair bir örnek verelim. Kur’an’ı Kerim’de en detaylı kıssa olarak vazedilen Yusuf kıssasında, kıssanın yaşandığı coğrafyalara dair sadece “Mısır” ismi dolayısıyla bilgisi verilmektedir. “(Ve kalellezişterahu mim misra…) Mısır ‘da onu satın alan adam, karısına dedi ki…”19 “Yusuf’un yanına girdikleri zaman, ana-babasını kucakladı, ” (….ve kaledhulu misra in şaellahu aminîn.)Güven içinde Allah’ın iradesiyle Mısır’a girin!” dedi.”20

Oysa Tevrat’ta bu kıssa hakkında onlarca coğrafik bilgi verilmektedir. Buna göre Yusuf’un kuyuya atıldığı coğrafya Kenan diyarının Şekem şehridir. (bugünkü Filistin’deki Nablus şehri) “Bir gün Yusuf’un kardeşleri babalarının sürüsünü gütmek için Şekem’e gittiler. İsrail (Hz. Yakup) Yusuf’a, “Kardeşlerin Şekem’de sürü güdüyorlar” dedi, “Gel seni de onların yanına göndereyim.” Yusuf, “Hazırım” diye yanıtladı.”21 Yusuf’u kuyudan çıkaran tacirler onu Mısır’a götürürler. “Midyanlı tüccarlar oradan geçerken, kardeşleri Yusuf’u kuyudan çekip çıkardılar, yirmi gümüşe İsmaililer’e sattılar. İsmaililer, Yusuf’u Mısır’a götürdüler.”22 “Yusuf Mısırlı efendisinin evinde kalıyordu.”23 Hz. Yusuf, Mısır’da yönetici olur. “Sarayımın yönetimini sana vereceğim. Bütün halkım buyruklarına uyacak. Tahttan başka senden üstünlüğüm olmayacak. Seni bütün Mısır’a yönetici atıyorum.”24 Hz. Yusuf’un köle olmadan önce, ailesinin ise Mısır’a hicret etmeden ikamet ettikleri diyar, “Kenan” memleketidir. “Kardeşleri, “Biz kulların on iki kardeşiz” dediler,”Hepimiz Kenan ülkesinde yaşayan aynı babanın çocuklarıyız. En küçüğümüz babamızın yanında kaldı, biri de kayboldu.”25 “Kenan ülkesine, babaları Yakup’un yanına varınca, başlarına gelenleri ona anlattılar…”26 Hz. Yusuf tarafından Kenan’dan Mısır’a davet edilen Hz. Yakup ve İsrailoğullarının yeni yurtları Mısır’ın Goşen bölgesidir.“Hemen babamın yanına gidin, ona oğlun Yusuf şöyle diyor deyin: ‘Tanrı beni Mısır ülkesine yönetici yaptı. Durma, yanıma gel. Goşen bölgesine yerleşirsin; çocukların, torunların, davarların, sığırların ve sahip olduğun her şeyle birlikte yakınımda olursun.”27

Anlaşılacağı üzere Kur’an’da Hz. Yusuf’la ilgili sadece “Mısır” Mekân/Coğrafyası isim verilirken; Tevrat’ta ise Hz. Yusuf’un hayatına dair hemen hemen tüm Mekân/Coğrafyaların ismi verilmektedir. Yine anlaşılacağı üzere Hz. Yusuf’un kıssasında geçen çoğu olayların mekânı olarak Kur’an’da verilen coğrafya ile Tevrat’ta verilen coğrafya aynıdır. Kur’an’da verilmeyen, Tevrat’ta ise isimleri açıkça zikredilen coğrafyaisimleri, Kur’an’ın reddetmediği en azından sessiz kaldığı bilgilerdir. Bu yüzden kadim tefsir ve tarih kitaplarında Kur’an’ın Yusuf kıssasının mufassallaştırılmasında yararlanılmıştır. Buna mümasil bu coğrafyalarda ticaret seferlerinde bulunan cahiliye dönemi Arap tacirleri mezkûr coğrafyalar hakkında hem şahsen hem de rivayet olarak bilgi sahibi olmuşlardır.

Bunun yanı sıra onların Mekân/Coğrafya bilgileri, ticaret kervanları yolculukları esnasında bilfiil gördükleri veya bu olay veya şahısların yaşadıkları coğrafyalara dair sözlü olarak duydukları bilgilerden oluşmaktaydı.Kur’an bu olguya dair şunları beyan eder: “Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi.”28 “Âd ve Semûd’u da (helâk ettik). Sizin için, (onların başına nelerin geldiği) oturdukları yerlerden apaçık anlaşılmaktadır.”29 “İşte bu, helâk olmuş memleketlerin haberlerindendir ki, onu sana anlatıyoruz. O memleketlerin bazısının izi kalmıştır, bazısı da ekin gibi biçilmiş yok olmuştur. ”30

Son olarak şu örneği verelim. Hz. Lut’un yaşadığı Mekân/Coğrafya’ya dair Kur’an-ı Kerim’de yazılı hiçbir bilgi olmamasına rağmen Hz. Lut’un yaşadığı Mekân/Coğrafya’nın Cahiliye Arap toplumunca bilindiği, Kur’an-ı Kerim tarafından şöyle ifade edilmektedir. “Hani biz Lût’u ve ailesinin hepsini kurtardık. Ancak geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Sonra diğerlerini yok ettik. (Ey insanlar!) Siz onların yanlarından geçip gidiyorsunuz: sabahleyin Ve geceleyin. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”31 Kur’an’ın “….onların yanlarından geçip gidiyorsunuz: sabahleyin Ve geceleyin…” diye dikkat çektiği mahal Mekke ve Medineli tüccarlara ait kervanların geçtiği güzergah üzerinde olan Tevrat’ta “Sodom” ve “Gomora” olarak isimlendirilen yerdir. Bakınız, Lut’un ve kavminin yaşadığı bu mevki Araplarca bizatihi bilinirken; Yahudi ve Hıristiyanların, Tevrat ve İncil kitapları aracılığıyla da ayrıca mufassallaştırabilmekteyiz. Tevrat bu hususta ne diyor bakalım: “İki melek akşamleyin Sodom ‘a vardılar. Lut kentin kapısında oturuyordu. Onları görür görmez karşılamak için ayağa kalktı.”32 “RAB Sodom ve Gomora’nın üzerine gökten ateşli kükürt yağdırdı.”33 İncil ise şöyle açıklama yapar: “Size doğrusunu söyleyeyim, yargı günü o kentin hali Sodom’la Gomora bölgesinin halinden beter olacaktır.”34

Görülüyor ki, Kur’an, kıssalarını beyan ederken, bu kıssalara ait yer, şahıs ve diğer tarihsel unsurlara ait –tam manada olmasa bile- Arap toplumunca bilinen tarihsel olgular üzerinden hareket etmektedir. Lut kıssası ile verdiğimiz örnekte olduğu gibi Kur’an’ın ilk muhatap toplumu, çifte malumat! –hem şifahi veya bizatihi kendilerince edindikleri bilgi, hem de kutsal kitaplardaki malumat- sahibidirler. Ki, bu yüzden Kur’an, kıssalarında, tarihsel unsurlar üzerinde mücmel olarak durmuş asıl gayretini! Tevhid ve hidayet nitelikli mesajını önceleyen bir tarzda kıssalarını vazetmiştir. O halde Kur’an’da, Mekân/Coğrafya eksikliği arayarak, Kur’an kıssalarında tarihsel/vakiilik eksiklik/zafiyeti! öne sürmek mümkün müdür?

Sonuç:

Kur’an-ı Kerim, kıssalarını beyan ederken onların tarihsel öğelerini, konumuz açısından vurgularsak Mekân/Coğrafya’ya dair bilgileri çoğunlukla hazfetmiştir. Bunun bir sebebi Kur’an kıssalarının, Kur’an’ın nazil olmasından önce inmiş olan Tevrat ve İncil gibi kitaplarda da yer almasındandır. Çünkü bu kadim kitaplarda da Kur’an’da vazedilen çoğu kıssa, benzer şekilde yer almaktadır. Üstelik Tevrat ve İncil kitaplarında anlatılan kıssalarda tarihsel öğelere detaylıca yer verilmiştir. Bu nedenle Kur’an’ı Kerim, bunlarda yer alan tarihsel öğeleri aynen tekrar etmemiş bilakis tevhid ve hidayetle ilgili konulardaki muharref unsurları tashih etmekle yetinmiştir.

İkinci sebep ise Kur’an’da anlatılan kıssalara ait coğrafyaların Arap toplumunun yaşadığı Hicaz Yarımadası ve çevresi coğrafyalardan seçilmiş olmasıdır. Kur’an’ın muhatabı olan gerek Mekke gerekse Medine’de yaşayan Araplar ticari veya diğer seyahatleri ya da bura halklarına dair sözlü rivayetlerle, Kur’an kıssalarında bahsedilen Mekân/Coğrafyalardan haberdar olmuşlardı. Bu yüzden Kur’an vazettiği kıssalarında tarihsel öğeleri değil, tevhid ve hidayete yönelik unsurlara ağırlık vererek, mesajlarını ulaştırmıştır.

Dolayısıyla inanç açısından çok şey değiştirmeyecek, Mekân/Coğrafya bilgisini; hitabettiği Arap toplumu arka planında bulunmasından dolayı hazfetmesi, Kur’an kıssalarının tarihsel/vakilik olgusuna halel getirmez. Israrla Kur’an kıssalarında böyle bir eksiklik veya zafiyet oluşturmaya çalışarak, Kur’an kıssalarındaki eksiklikleri tamir kasdıyla, Hıristiyan teolojisinin icat ettiği İncil’i anlama menşeli çeşitli ilmi metotlarla, yorumlar getirerek, İslam’ı modern algıya modifiye etmeye çalışmak beyhude bir uğraş olacaktır kanaatindeyiz.

Dipnotlar:

1- Muhammed Ahmed Halefullah, Kur’an’da Anlatım Sanatı, s.83, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
2- Hikmet Zeyveli, II. Kur’an sempozyumu, s. 98, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1996.
3- Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.265-266, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
4- Hikmet Zeyveli, I. Kur’an sempozyumu, Müzakereler I, s. 142, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994
.5- İzzet Derveze, Kur’an’ı Anlamada Usul, s.135,Ekin yayınları, İstanbul-2008.
6- Ali Akpınar, Kur’an Coğrafyası, s. 105, Fecr yayınları, Ankara-2002.
7- Ali Akpınar, Kur’an Coğrafyası, s. 112-113, Fecr yayınları, Ankara-2002.
8- Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.207, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
9- Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.94, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
10- Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.76, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
11- Hikmet Zeyveli, I. Kur’an sempozyumu, Müzakereler I, s. 142, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994.
12- Kur’an/2Bakara /91.
13- Kur’an/3Ali İmran /3-4.
14- Kur’an/26Şuara/196-197.
15- Kur’an/2Bakara /75.
16- Kur’an/5Maide /15.
17- Kur’an/2Bakara /211.
18- Kur’an/17Isra /101.
19- Kur’an/12Yusuf /21.
20- Kur’an/12Yusuf /99.
21- Tevrat/Yaratılış37/12-13.
22- Tevrat/Yaratılış37/28.
23- Tevrat/Yaratılış39/12.
24- Tevrat/Yaratılış41/40-41.
25- Tevrat/Yaratılış42/13.
26- Tevrat/Yaratılış42/29.
27- Tevrat/Yaratılış45/9-10.
28- Kur’an/30Rum/9.
29- Kur’an/29Ankebut/38.
30- Kur’an/11Hud/100.
31- Kur’an/37Saffat/134-138
32- Tevrat/Yaratılış19/1.
33- Tevrat/Yaratılış19/24.
34- İncil/10Matta/15.

Kur’an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları -4 (Şahıslar)
Cengiz DUMAN

20 Ocak 2011 Perşembe

Giriş:

Son dönem Kur’an yorumcuları, Kur’an-ı Kerim kıssalarının vakiliği hususunda itirazlarını sistematize ederken sıraladıkları tarihsel unsurlardan üçüncüsü, “şahıslar” unsurudur. H. Zeyveli, Halefullah orijinli1olan tarihsel unsurlarla ilgili bu sistematiği şu şekilde verir. “Gerçekten tarihî olayların özelliklerini gözeterek Kur’an kıssalarını incelediğimizde, onların, tarihî olayların vazgeçilmez karakteristik öğelerinden mahrum oldukları görülür. Bilindiği gibi tarihî olaylar sadedinde: 1-Zaman, 2-Mekân, 3-Şahıslar, 4-Kronoloji, 5-Olayların bütünlüğü önem arz etmektedir

Daha önceki yazılarımızda bu tarihsel unsurlardan Zaman2, Kronoloji3 ve Coğrafya4 unsurlarını ayrı ayrı incelemiştik. Bu yazımızda ise Kur’an kıssalarında aranan tarihi unsurlardan “Şahıslar” unsurunu inceleyeceğiz.

Halefullah ve Zeyveli’nin Kur’an kıssalarındaki “Şahıslar” unsuru hakkında iddiaları:

Kur’an kıssalarının vakiliği/gerçekliği olgusunda illaki aranan, tarihsel unsurlardan üçüncüsü, “şahıslar” unsuru hakkında Halefullah, “el-Fennu’l Kasasi fi’l-Kur’an” “Kur’an’da anlatım sanatı” adlı kitabında şunları kaydetmektedir: “Kur’an bazı kıssalarında, şahıs isimlerine hiç yer vermemiştir…”5 “Kur’an isimleri hiç belirtmemekte ve bazı kapalı veya genel niteliklerle yetinmektedir.”6

Halefullah’ın Kur’an kıssalarının vakiliği aleyhindeki görüşlerinin Türkiye’deki dillendiricisi olan Hikmet Zeyveli, Bilgi vakfı’nın, düzenlediği I. Kur’an sempozyumunda yaptığı konuşmada bu konuda şunları beyan etmektedir: “Tarihi öğe dediğimiz zaman, önce tarihi, yani zamanın belirli ve muayyen bir tarihini ya da coğrafya ve şahıslarını kastediyoruz. Bunlar tarihin belli başlı öğeleri iken, Kur’an’ın, birçok yerde bu üç öğeyi de tamamen ihlal ettiğini müşahede etmekteyiz. Yasin suresinde mesela Eshab’el Qarye, yani ‘karye halkının kıssasını onlara anlat’ denilirken, bu karye halkının ne tarihi verilir, ne coğrafyası verilir, ne de şahıslar verilir.”7

Zeyveli, Bilgi vakfı’nın, düzenlediği II. Kur’an sempozyumunda yaptığı bir başka müzakere konuşmasında ise bu konuda şöyle demektedir: “Kur’an’da öyle kıssalar vardır ki, ne zaman, ne mekân ve ne de şahıs isimleri yer almaz. Birçok örnekler arasından 36/Yasin/13-27, ayetlerinde yer alan “Kent halkı”nın kıssasıyla 2/Bakara/259, ayetinde zikredilen “Altı üstüne gelmiş bir kente uğrayan biri”nin hikayesi verilebilir. Müfessirler bu ayet münasebetiyle bir sürü spekülatif yorumlarda bulunmuşlardır. Bu şahıs kimdi, kent neresi idi, olay ne zaman vuku bulmuştu?…”8

Kur’an kıssaları hakkındaki tarihsel unsurlar sistematiği ve şahıslar unsuru:

Her iki yazar, Kur’an-ı Kerim içerisinde “şahıslar” veya “isimler”den bahsedilmeyen mezkûr iki kıssadan hareketle, Kur’an kıssalarının tarihsel/vakilik/gerçeklik olgusunu sorgulamaktadırlar. Öncelikle, Kur’an kıssalarında “tarihsel/vakilik/gerçeklik” kriterlerini, sistematize eden bu yazarlar, arkasından bu kriterlerden biri veya birkaçını içersinde bulundurmayan kıssaları, “Sembolik/Temsilî kıssa”, “Edebî kıssa veya “Mitolojik kıssa” gibi çeşitli tanımlarla kategorize etmektedirler. Nitekim Zeyveli bu durumu şu şekilde beyan etmektedir. “Kur’an-ı Kerim kıssaları doğru tahlil edilmelidir ki benim kanaatimce Kur’an’da sembolik kıssalar da vardır, tarihi kıssalarda vardır, edebi kıssalarda vardır.”9 Aslında Zeyveli “…benim kanaatimce…” derken, Kur’an kıssalarının tarihsel/vakiliği ile alakalı Halefullah’tan etkilendiği, dolayısıyla ondan ithal ettiği hususları beyan etmektedir. Çünkü bu görüşlerin asıl sahibi Halefullah’tır. Zeyveli, mezkur kanaatinin orjinini şöyle açıklamaktadır: “Bu iki değerli takdimcimizin, mesela bu konuda alternatif olarak yazılan ve gerçekten ilmî bir değer taşıyan Muhammed Ahmed Halefullah’ın el, Fennu’l-Qasasiyyu fi’l-Quran’il-Kerim adlı kitabını okuyup okumadıklarını ben şahsen merak ediyorum.”10

Her iki yazar önce kendilerince kriter koymakta ona göre de Kur’an’daki kıssalara, bu kriterlerdeki eksiklikleri! ölçüsünde vasıflandırma yapmaktadırlar. Sembolik kıssa, Tarihi kıssa, Edebi kıssa, Mitolojik kıssa, gibi… Peki soralım!.. Sayın yazarların bu kriterleri, nereden ithal veya neye göre tespit edilmiştir?

Biz kanaatimizi dillendirelim. Zeyveli’nin dillendirdiği “Tarihi öğe dediğimiz zaman, önce tarihi, yani zamanın belirli ve muayyen bir tarihini ya da coğrafya ve şahıslarını kastediyoruz. Bunlar tarihin belli başlı öğeleri iken, Kur’an’ın, birçok yerde bu üç öğeyi de tamamen ihlal ettiğini müşahede etmekteyiz…” Şeklindeki bu sistematiğin hepsi, modernizmin kriterleridir. Modernizmin, seküler ilimler gözlüğü ile yapılan okumalar ile “İlahi olanlar” kritize edilerek, sekülerizme modifiye edilmeye çalışılmaktadır.

Zaman denilen takvimsel olgu ne zaman icat edildi ki, bir nevi dünya tarihi olan gerek önceki kutsal kitaplardaki kıssalarda gerekse Kur’an kıssalarında, zaman unsuruna yer verilsin? Oluşmamış, bu yüzden de kıssalarda kullanılamayan zaman unsurunu ne diye arayacaksınız? Bu çaba tamamen sekülerizm yansıması subjektif bir bakış açısıdır. Kıssaları vakilik olgusundan çıkarma amaçlı bir tahrip! maddesidir. Kur’an biyografi ve coğrafya kitabımıdır ki, onun kıssalarının vakiiliği için, icat ettiğiniz bu sistematik hususlarda ondan belgeler arayacaksınız. Hem demiyor musunuz; “Kur’an’ın ne bir tarih kitabı, ne bir coğrafya kitabı ve ne de bir teknoloji kitabı olmadığını hepimiz itiraf etmekteyiz de yine de zaman zaman zaaf gösterip Kur’an’da tarih ve coğrafya ararız.”11 “Defalarca açıkladık ki, Kur’an’daki kıssalar, tarihsel bilgi vermek veya okuyucuyu geçmiş toplumlarla ilgili detaylara sevk etmek için değil; öğüt ve ibret vermek için yer almıştır.”12 “Bundan dolayı kıssalar, tarihsel verilerin çıkarımı açısından elverişli değildir. Ayrıca bu tarihsel bilgiler, dinin bir parçası olmayıp ibadet etmemiz için ve içeriğine iman etmemiz için nazil olan, dinin asli unsurlarından birisi de değildir.”13 “…tarihsel bilgiler, tâbi olunan din (esasları) olmayıp, hiçbir şekilde Kur’an’ın amaçlarından biri değildir. Bundan ötürü Kur’an; zaman mekân ve olayların kronolojisini vermemiştir.”14 O halde ısrarla niye arıyorsunuz? Sonra da bulamadık deyip Kur’an kıssalarının en azından bir kısmını gerçeklik/tarihsellikten tard! ediyorsunuz.

Kur’an kıssalarının vakiliği aleyhinde ısrarların vardığı sonuç:

İşte size şu satırlar, ne demek istediğimizi ve sonunda nereye varılacağını daha iyi anlatacaktır. Şöyle diyor Zeyveli; “Maide suresi sonunda geçen Hz. İsa ile Allah’ın mükâlemesini hatırlayınız. Siz bunu geçmişte vaki olmuş bir tarih olarak veremezsiniz. Bunu müfessirler de –işin esasını kavramış müfessirler de- itiraf etmişlerdir. Nitekim bir eser sahneye konulurken bazı tasarruflar yapılabilir ve bu o eserin tahrifi demek değildir.”15 “Kur’an, bu kıssaları tarihî birer belge niteliğinde değil, Arap toplumundaki edebî ve menkıbevî özellikleriyle kullanmıştır. Kur’an bu kıssalar üzerinde –tabir caiz görülerek- bir senaristin, yazılı bir eseri sahneye aktarırken yaptığına benzer, bazı tasarruflar yapmıştır.”16

Halefullah işi daha da ileri götürmüştür. “Kıssa, gerçek olmayan bir kahraman etrafında dönen olayları veya gerçek olan bir kahraman etrafında dönen gerçek olmayan olayları, kıssacının kurgulamasının bir sonucu olarak ortaya çıkan edebî bir eylemdir.”17 “…Ehli kitab’ın tarihsel bilgilerini anlatmıştır ki, bunların mutlaka tarihsel realite ve olaylar olması gerekmez. Bundan ötürü Kur’an’daki kıssalarda tarih ilmi açısından hatalar olduğu yönünde, ne peygamber (s) ve ne de Kur’an’a itiraz edilebilir… Çünkü o dönemdeki Arapların veya Yahudilerin bilgileri, her zaman kesin gerçeğe ve vakıaya uygun olmayabilir. Kur’an’ın herkes tarafından yaygın olarak bilineni söylemekle yetinmesi; edebiyat eleştirisinin ve Arap edebiyatının uygun gördüğü ve büyük yazarların da izinde yürüdüğü bir tarzdır. Bu yüzden Peygamber(s) ve Kur’an-ı Kerim’e herhangi bir itiraz yöneltilmesi doğru olmaz.”18 Yani, Arapların ve Ehli kitabın hatalarını konu alan Kur’an’da hata yoktur(!) Olsa bile bunlar hata değildir(!) Seviyor mu dövüyor mu muallakta tespitler!…

Siz bu garip sözlerin ışığında, mahiyeti belirsiz! veya hatalı! anlatımlarla dolu Kur’an kıssalarını inzal eden Allah’ın, vasıfları itibariyle düşürüldüğü! durumu ve Kur’an’a yapılan hakareti! bir fehmedin(!) Yanlışlarla dolu fakat yanlış olmayan kitap(!)

Kur’an kıssalarının bazıları hakkında “’Tarihen meydana gelmemiş, aslı olmayan hayali veya temsili kıssalardır’ demek tarihi inkâr etmek demektir. Böyle bir iddia, aynı zamanda Kur’an’ın -insanlık tarihinde gerçekten yaşanmadığı halde- insanlığı uyarmak, ders ve ibret vermek için birtakım roller ihdas ettiği, tarih uydurduğu anlamına gelir ki bu da yüce Allah’ın uydurma olaylarla Kur’an muhataplarını korkutarak kandırmakta olduğu iftirasında bulunmak demektir.”19

Kâinatın yaratıcısı Cenabı Hakk, anlatacağı mesaja binaen bir vakıa halk edip bu kıssa üzerinden mesajını veremiyor da Kur’an’ın iniş süreci yalan-yanlış bilgilerini! ekleyip, kırpıp senaryolaştırarak! muhataplara arz ediyor… Neresinden tutsanız lime lime dökülen ve her lafı hakaret içeren iddialar. Nerede kaldı “kıssa” kelime/kavram tarifi…. Kur’an’da “Kıssa” anlamında kullanılan ”Kasas kelimesi mastardır ve bir şeyin izini takip ederek peşine düşmek demektir.”20 Dolayısıyla kıssa; geçmişte yaşanmış bir olayın olumlu ve olumsuz yanlarını takip ederek bundan ders çıkarmak anlamındadır. Geçmişte yaşanmayan yani vakii/gerçek olmayan bir şey nasıl kıssa olarak beyan edilir. Dolayısıyla Kur’an’da kıssa edilen vakii/gerçek bir olay/şahıs da; seküler bakış ve modern algı zoru ile nasıl gerçek dışı ilan edilebilir?

Şu ayetler ışığında bu hususları Kur’an perspektifinde bir daha fehmedelim! “Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulabilecek bir söz değildir….”21 “İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir.”22“Şüphesiz bu (İsa hakkında söylenenler), doğru haberlerdir. Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.”23 “Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini arttırdık.”24

Kur’an’daki şahıs isimleri ve nitelikleri verilmeyen kıssalar:

Kur’an-ı Kerim’de vazedilen bir takım kıssalarda, kıssada anlatılan olayların içindeki şahısların isimleri ve nitelikleri açıklanmamaktadır. “Yasin suresindeki (Yasin36/13-29) Ashab-ı Karye kıssasında olayın geçtiği yer ve zaman ile kıssada konuşan şahsiyetler meçhul bırakılmıştır. Bu da insanın dikkatini, kıssanın vermek istediği mesaj olan ölümden sonra dirilişin hak olduğu anlayışına çekmektedir. Bundan başka, Kur’an’da ismi ve kişiliği verilmeyip sadece birkaç niteliği ile anılan birçok kıssa kahramanı bulunmaktadır. Bunlara; “kasabaya uğrayan adam”(Bakara2/259), “Musa ile ona arkadaş olan Salih kul” (Kehf18/65), “Firavun hanedanından imanını gizleyen kişi”(Mü’min40/28), “Belkıs’ın tahtını getiren kişi”(Neml27/40) örnek olarak verilebilir.”25

Cenabı Hakk’ın bir anlatım metodu olarak; “Kur’an kıssalarında kahramanlar, kıssanın hizmet edeceği amaç doğrultusunda bazen meçhul olarak bırakılır. Bu durumda muhatabın dikkati şahıs üzerine değil de tamamen olaya çekilmiş olur. Bazen de meşhur etmemek için şahıs meçhul bırakılır.”26 “Kıssalarda tarihi olayın esaslarını oluşturan kahramanlar, zaman ve mekân gibi ana unsurlara önemli olmayacak nadir bir tarzın dışında yer verilmemektedir. Zaman zaman bu tarihi unsurlara yer verip açıkladığında da hedefi, yine çarpıcı ve etkileyici bir tarzda muhataplara iletmektir.”27 Dolayısıyla Kur’an kıssalarında böyle bir anlatım metodunun uygulanması o kıssa veya kıssaların vakii(gerçek) olmadığı manasına gelmez.

Bir gerçek var ki, H. Zeyveli bu konuda biraz haklı olabilecek şeyler söylemektedir. “…tefsirlerimiz, bunları bulup doldurmaktadır. Bunların kimler olduğu, hangi bölgede ve hangi tarihlerde bu mücadeleyi verdikleri tefsirlerde bir bir tasrih edilir. Oysaki murad-ı ilahi bu değil idiyse bize düşen boşlukları doldurmak değil, onun hikmetini kavramak ve Allah’ın bizi hidayet ettiği yöne yönelmektir. Bu noktadan Kur’an kıssalarının hepsini bir tarih noktai nazarından incelemek birçok zaaflara ve açmazlara götürür.”28 Zeyveli’nin bu sitayişinde, onun nazarı dikkate almadığı önemli bir husus bulunmaktadır. İdris Şengül’ün bu konudaki çok olumlu bir tespitini hatırlatalım. Şöyle diyor Şengül; “Kur’an dini gayeyi gerçekleştirmek için tarihi olayların en çarpıcı ve ibretli olanlarını anlatırken öyle bir üslub takip eder ki, adeta ilgili ayetleri okurken verilen pozlar, sahneler arasındaki boşluğu doldurma görevini hayale vermekte, teferruatla ilgili birçok sahneleri de doğru olarak izleme ufku açmaktadır.”29Şengül’ün, Kur’an kıssalardaki “…ayetleri okurken verilen pozlar, sahneler arasındaki boşluğu doldurma görevini hayale vermekte…” Tespitinde “…hayal yerine…”; “Tevrat, İncil ve Arap arka planındaki kıssalarla ilgili makul malumatla mufassallaştırılmasına izin vermektedir” dememiz daha doğru bir tespit olacaktır.

Çünkü Kur’an’daki şahıs isimleri ve nitelikleri verilmeyen kıssaların birçoğu ile ilgili mufassal malumat, Tevrat, İncil ve Arap kültürü diyeceğimiz cahiliye arka planında mevcuttur. Mesela Âlim kul ve Musa kıssasındaki Musa(a.s)’nın uşağı, Tevrat metinlerinde adı geçen ve Musa’dan sonra İsrailoğullarına peygamber olan Yeşu/Yuşa’dır. Kur’an Kehf suresindeki Âlim kul ve Musa kıssasında mücmel bilgiler vermiştir. Musa(a.s)’nın uşağı hakkında mufassal malumat, Tevrat’ta bulunduğu için Müfessirler; bu şahsiyetle -Yeşu/Yuşa- ilgili detayları, Tevrat açıklamaları ile tamamlamaya çalışılmışlardır. Bu konuda Haksöz dergisinde iki sayı olarak yayınlanan “Âlim kul ve Musa kıssası”30 başlıklı inceleme yazımıza bakınız.

Kur’an’daki, şahıs isimleri ve nitelikleri verilmeyen diğer kıssalar ile ilgili de bu durumu aynı yöntemle izah etmemiz mümkündür. Ancak, Kur’an kıssalarının mücmel kısımlarını mufassallaştırmaya çalışan Müfessir ve Tarihçiler; Kur’an öncesi nazil olan kitaplar ve Cahiliye Arap arka planından aktarma yaparken, yeteri bir standarda ulaşamadıkları için “İsrailiyat” dediğimiz ifrat nitelikli olguyu oluşturmuşlardır. İşte bu ifrat, H. Zeyveli’nin “…tefsirlerimiz, bunları bulup doldurmaktadır…” “…bize düşen boşlukları doldurmak değil…” diyerek sitayişte bulunduğu olumsuz İsrailiyat olgusudur. Dolayısıyla Kur’an kıssalarının mufassallaştırılmasında “murad-ı ilahi (…) boşlukları doldurmak değil, onun hikmetini kavramak ve Allah’ın bizi hidayet ettiği yöne yönelmektir.” Diyen Zeyveli, Tefsir ve Siyer kitaplarındaki, Kur’an perspektifi haricindeki İsrailiyat adı verilen lüzumsuz mufassal malumatın, Kur’an’ın vermek istediği mesajın ve tevhidi değerlerin üstünü örttüğünü vurgulamış olmaktadır.

Ne yazık ki, tefsirlerdeki bu ifrat olgusu; Halefullah ve Zeyveli gibilerin, Kur’an kıssalarının vakiiliğinde değişik ve aykırı yorumlara gitmesine neden olmuştur. İfrat, tefriti doğurmuştur.

Halefullah ve Zeyveli’nin Kur’an kıssalarında “şahıslar” unsuru hakkında kendi görüşlerine zıt tezleri:

Halefullah ve Zeyveli, Kur’an kıssalarındaki vakilik/tarihsellik olgusunun bir kriteri olarak sıraladıkları unsurlardan olan “şahıslar” unsurunun hiç bulunmadığı iki kıssa üzerinden, bu kıssaların vakiiliğinde şüphe oluşturmaya çalışırken Kur’an kıssalarındaki “şahıslar” unsuru üzerinde başka ifadelerinde bu durumun aksine tezler ortaya koymaktadırlar.

Halefullah, “şahıslar” veya “isimler” geçmeyen Kur’an kıssaları hakkında şunları kaydetmektedir: “’Korkutma’ amacının hedeflendiği, “olaylar” öğesinin öne çıktığı ve bunun dışındaki öğelerin geri planda kaldığı kıssalarda Kur’an, kıssada geçen insanlara ait isimleri tamamen ihmal etmiş/belirtmemiştir. Mekke dönemindeki kıssalarda olduğu gibi… Buna, Ad, Semud ve Şuayb toplumu kıssalarını örnek verebiliriz. Zira bu kıssalarda topluluk veya toplumun ismini görebildiğimiz halde, ilgili peygamberin adı neredeyse tamamen gizli kalmaktadır. Ayrıca eğer kıssa bir peygamberin dışında, sıradan bir birey etrafında dönmekteyse, kıssa kahramanının kimliği de gizlenmektedir. Bu bağlamda şu ayetleri örnek verebiliriz. (69/Hakka/4-8), (7/Araf/175-176), (2/Bakara/259) Burada genel bir kuraldan söz edebiliriz: Olaylar vasıtasıyla etki uyandırmanın amaçlandığı kıssalarda, olay öne çıkar ve bunun dışındaki öğeler geri planda kalır. Bu yüzden isimler ve şahısların kimlikleri gizli kalır. Kur’an’ın bazı düşünceleri yaymayı, İslam mesajını yerleştirmeyi, batıl inançları yıkmayı ve bu inançların, insanların benliklerindeki etkisini silmeyi amaçladığı, diyalog öğesinin öne çıktığı kıssalarda… Kur’an isimleri ya hiç belirtmemekte ve bazı kapalı veya genel niteliklerle yetinmektedir:(36/Yasin/13-30), (23/muminun/31-41), (14/İbrahim/9-17)”31

Halefullah’ın, “el-Fennu’l Kasasi fi’l-Kur’an” adlı kitabının, “Kur’an kıssalarında şahıslar” alt başlığı içerisinde yer alan bu satırlar; Halefullah farkına varmasa da Allah’ın, Kur’an kıssalarındaki beyan metodunu izhar etmektedir. Dolayısıyla Halefullah, modernizmin gözlüğü olan tarihsellik unsurları sistematiği ile Kur’an kıssalarını incelememiş olsa; bu metin içerisinde kendisinin örnek olarak verdiği kıssaların, tarihsel/vakilik olgusu üzerinde itirazcı bakış açısına gerek kalmayacaktı. “’Korkutma’ amacının hedeflendiği, “olaylar” öğesinin öne çıktığı ve bunun dışındaki öğelerin geri planda kaldığı kıssalarda Kur’an, kıssada geçen insanlara ait isimleri tamamen ihmal etmiş/belirtmemiştir.” Diyen Halefullah, neden hala “şahıslar” veya “isimler” gibi tarihsel unsurlar aramaktadır?

Oysa Halefullah, Kur’an’ın iniş süreci Arap toplumu tarihsel arka planı üzerine şu olumlu yorumu yapmaktadır: “Peygamber (s)’in yaşadığı ve Kur’an’ın indiği dönemin çağdaşı olan insanlar, bu kapalı ifadelerin arkasındaki şeyleri, tarihsel bir kültür olarak biliyor olduklarından, Kur’an bu (tarihsel) özellikleri açıklamamış olabilir.”32

Dolayısıyla kendisi bu kıssalarda “’Korkutma’ amacının hedeflendiği, “olaylar” öğesinin…” ön planda olduğunu belirtmektedir. Kur’an’ın amacı tarihsel bir anlatım olmadığına göre ki Halefullah bu hususu şöyle kabul eder: “Kur’an ilk olarak, veciz bir üslup kullanmaktadır. Bu Kur’an kıssaları ya bilinenlere işaret etme veya çevrenin bildiği ve hiçbir şekilde yabancısı olmadığı olaylara kısaca atıflar biçimindedir. (…) Kur’an’daki bu kıssa öğelerinin, bilinenler üzerinde hareket ediyor olması bizim görüşümüzü desteklemektedir. Tanınan ve meşhur olan şahsiyetler ile o çevrede yaygın olan olaylar Kur’an’da en fazla kullanılan kıssa öğeleridir ve bunun aksine bilinmeyen olaylar ile tanınmayan şahsiyetler fazla kullanılmamıştır. (…) Yukarıdaki olgulardan da açıkça anlaşılacağı üzere Kur’an’ın metodu; kıssayı Arap coğrafyasından veya Arap mantalitesinden aldığı unsurlar üzerine bina etmekten ibarettir. Bunun amacı, kıssaların muhataplar üzerinde derin etkiler bırakmasını sağlamak, bilinen ve tanınan, olağan olay ve kişilerden, bilinmeyen ve yabancı fikir ve düşüncelere varmaktır.”33 o halde Halefullah ve Zeyveli neden “şahıslar” veya “isimler” gibi tarihsel unsurlar arayarak, bu unsurların eksikliğini baz alarak kıssaları, vakilik(gerçeklik)ten çıkarmaktadır?

Görüleceği üzere Cenabı Hakk’ın, Kur’an’daki, kıssaların anlatım metodunu algılamak istemeyenler; ithal ettikleri veya kendilerinin oluşturdukları sistematik ile bunu sorgulayarak Kur’an kıssaları üzerinde Kur’an’a zaaf! Atfetmeye çalışmaktadırlar.

Tevrat ve İncil kıssalarındaki şahıslar ile Kur’an kıssalarındaki şahıslar bağlamı:
Kur’an kıssalarının bazılarında “şahıslar” veya “isimler” üzerinde durulmamasını Halefullah ekseninde izah etmeye devam edelim. Halefullah şöyle diyor: “Kur’an şahıslar öğesini seçerken, gerçekçi (vakii)dir; meşhur peygamberlerden çokça bahseder ve kıssaları, Musa ve İbrahim gibi meşhur peygamberlerin etrafında döndürür; diğer peygamberleri detaylandırmaz. Sonuçta diğer peygamberlerle ilgili anlatım birkaç cümleden ibaret kalmaktadır. Buna Eyyub ve Yunus peygamberlerin kıssalarını verebiliriz.”34

Halefullah’ın verdiği bu örnek onun, Tevrat ve İncil kıssalarındaki şahıslar ile Kur’an kıssalarındaki şahıslar bağlamını hiç anlamadığını veya anlamak istemediğini göstermektedir. Bununla ilgili şu Kur’an ayetlerini örnek verelim: “Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır. İbrahim ve Musa’nın kitaplarında.“35 Şimdi soralım!.. Eğer İbrahim ve Musa ve diğer peygamberlerle ilgili malumat, Kur’an öncesi inen kitaplarda da hatta müşrik Arap toplumu arka planında da varsa ki Halefullah da bunu kabul etmektedir; “…Tanınan ve meşhur olan şahsiyetler ile o çevrede yaygın olan olaylar Kur’an’da en fazla kullanılan kıssa öğeleridir ve bunun aksine bilinmeyen olaylar ile tanınmayan şahsiyetler fazla kullanılmamıştır….” O halde Kur’an, neden onlardaki tarihsel bilgilerden tekraren söz etsin?

Halefullah, Kur’an-ı Kerim’in; Musa, İbrahim, İsa peygamberlerle alakalı çokça durmasına karşılık, üzerinde fazlaca durmadığı Eyyub, Yunus, Yahya, Zekeriya, v.d gibi peygamberlerin kıssalarının, Tevrat ve İncil’lerde detaylı olarak anlatıldığı gerçeğini göz ardı etmektedir. Halefullah’ın, spesifik olarak örnek verdiği, Yunus ve Eyyub peygamberler hakkında; otuz dokuz kitaptan oluşan Tevrat’ta; Yunus ve Eyyub peygamberlere ait bağımsız birer kitap bulunmaktadır. Kur’an, Tevrat’ı oluşturan bu kitaplardaki tarihsel bilgiler üzerine nazil olmuştur. Dolayısıyla Kur’an; kendinden önce nazil olan bu kitaplardaki tevhid ve hidayet mesajları harici yanlış ve tahrif edilmiş bilgileri tashih ederek en azından diğer malumatı sessiz kalarak –hepsini toptan reddetmediği için- onaylamıştır.

“Sonuç olarak, Kitab-ı Mukaddes’teki kıssalarla Kur’an’daki kıssalar arasında benzerlikler bulunmaktadır.(…) ne var ki daha önceki kitapların asılları kaybolmuş, sonraki dönemlerde bazı şahıslar tarafından ezberden yazılmaya çalışılmıştır. Bu esnada pek çok hurafe ve müdahale bu kitapların içerisine girmiştir. Bu nedenle Kur’an kıssalarını Kitab-ı Mukaddes’teki kıssaların doğru biçimi olarak görmek gerekmektedir.”36

Kur’an kıssaları ile Tevrat ve İncil kıssaları arasındaki bağ, Kur’an tarafından şöyle açıklanır: “…ehl-i kitap la ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuzdur.”37 “Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”38 “O, sana Kitab’ı hak ve önceki kitapları tasdik edici olarak indirdi, Tevrat ile İncil’i ve Furkan ‘ı indirmişti.”39 Bu yüzden kendisinden önceki nazil olan kitaplarda yer alan kıssalardaki detaylı bilgiler yüzünden Kur’an-ı Kerim, anlatmış olduğu benzer kıssalarında mufassal malumat vermemekte, dolayısıyla tarihsel unsurlardan fazlaca bahsetmemektedir.

Bu durumu detaylandıralım. Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk inen kıssalarından biri Yunus kıssasıdır ve bu kıssa ile ilgili ilk inen ayetlerde Yunus’un adı geçmemektedir. “Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Sahibi’l Hut) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti. Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı. Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu Salihlerden kıldı.”40 “Zünnûn’u da. O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!” diye niyaz etti.”41Peki, soralım; Hz. Peygamber ve diğer muhataplar, ismi verilmeyen bu “Sahibi’l Hut” ve “Zünnûn” lakaplı peygamberi ve başından geçenleri nasıl biliyorlardı?

Halefullah ve Zeyveli’nin, Kur’an kıssalarının vakiiliğinde şart koştukları tarihsel unsurları da sıralayarak sorumuzu pekiştirelim. Yunus(a.s) hakkında 1) Zaman bilgisi yok, 2) Mekân/coğrafya bilgisi yok, 3) Şahıs/isim bilgisi yok, 4) Kronoloji bilgisi yok, 5) Olay bütünlüğü yok. Bütün bu tarihi unsurların yok olduğu ya da Kur’an tarafından hazfedildiğini gözlemlemekteyiz. O halde Kur’an’ın muhatapları bu kıssadan nasıl ders aldılar? Cenabı Hakk’tan, tarihsel unsurlar barındırmayan(!) bu kıssa veya şahıs hakkında teferruat mı istediler? Halefullah ve Zeyveli, sistematize ettikleri tarihsel unsurlar yok diye Yunus kıssası gerçek/vakii/tarihsel olmaktan çıkacak/çıkmış/çıkar mı?

Bu olgunun etrafını doldurmaya çalışalım! Cenabı Hakk, bu kıssayı vazederken Yunus(a.s) ismi veya şahsının açıkça izhar edilmesinin gerekmediğini biliyordu. Çünkü Yunus ile ilgili gerek Tevrat gerekse ticaret kervanları sosyal ve kültürel iletişimleri dolayısıyla Mekke Araplarının malumatı vardı. Yani Kur’an’ın iniş ortamı arka planında Yunus ve kıssası ile ilgili –yanlış veya doğruluğu tartışmalı- bir bilgi bulunmaktaydı. İşte o bilgiyi ihtiva eden “Balık sahibi (Sahibi’l Hut)” ve “Zünnun” beyanı Cenabı Hakk tarafından yeterli görüldü. Kur’an’ın muhatapları için şahıslar veya diğer tarihsel unsurlar değil “olay/vakıa” ön plandaydı. Çünkü Mekke’deki peygamber ve sahabe, müşriklerin baskılarından bizar olmuşlardı. Onlar bu durumda iken yanlışlık yapan birinin hatırlatılması, onun kıssasından bir bölüm anlatılması gerekiyordu, Cenabı Hakk’ta bunu gerçekleştirdi. Ancak, Kalem suresinde inen bu ayetlerin mufassal anlatımları, zamanla diğer Kur’an ayetleri ve onun perspektifinde Tevrat’ın “İyyöb/Yonah/Yunus” kitabındaki anlatımlarla pekiştirilmiştir.

Haydi, bir daha düşünelim! “İbranice Kitab-ı Mukaddes’te adı İyyöb (iyyöv)”42 Eyyub, nasıl ve ne zaman Arapça Eyyub halini aldı? İbranice olan diğer peygamber isimleri ne zaman ve nasıl Arapça isimlere dönüştü? Kur’an, içerisinde barındırdığı bu şahıs ve yer isimlerini, nazil olurken mi Arapçalaştırdı?

Kestirmeden giderek açıklayalım. Kur’an’daki, kıssalarda geçen –ne kadar, ne ölçüde olduğu tam olarak belirlenemezse de- şahıslar, isimler, coğrafya, gibi unsurlar da dâhil olmak üzere Kur’an’ın iniş dönemi arka planında –yeterli olmasa da, şu veya bu şekilde- bilinmekteydi. Bu yüzden Kur’an, cahiliye Araplarınca bilinen isim/şahıs, coğrafya ve kültürlerden bahsetmiştir. Bu yüzden onların orijinal –mesela İbranice isimler ve yer adları gibi- kelimelerinin Arapçalaşmış halleri kullanılmıştır. “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”43 “Şüphesiz biz onların: “Kur’an’ı ona ancak bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Hâlbuki bu (Kur’an) apaçık bir Arapça’dır.”44

Sonuç:

Kur’an, Tevrat, İncil kitaplarında ve Arap kültürel hayatında şu veya bu şekilde bilinen kıssaları, Allah’ın istediği metod üzere mücmel olarak tevhid ve hidayet vurgusu yüksek anlatımlar halinde beyan etmiştir. Ancak diğer kitaplarda ve kültürel hayatta olan bilgilerin tamamını en azından reddetmemiş, yanlış olanları tashih ederek onlardaki mufassal malumatı, tevhidi istikamette, hidayet eksenli olarak kullanılmasını sürece bırakmıştır. Modernist yorumcular eliyle Kur’an kıssalarında illaki aranan tarihsel unsurlardan biri olan “şahıslar” unsuru da bu anlattığımız çerçeve içerisinde anlaşılmalıdır. Kadim tefsir ve siyer kitaplarındaki ifrat noktasındaki İsrailiyat olgusunun, Kur’an perspektifinde mufassalalaştırmaya getirilecek metodolojiyle, yeniden değerlendirilmesi ile Kur’an kıssalarında “şahıslar” unsuruna dair mücmellik olgusu ve Kur’an kıssaları üzerinde oluşan ifrat ve tefrit olumsuzluğu aşılacaktır kanaatindeyiz.

Dipnotlar:

1- M. Halefullah, A.g.e, s.83, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
2- http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=17890
(http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=17890)3- http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=19000
(http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=19000)4- http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=19312 (http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=19312).
5- Muhammed Ahmed Halefullah, Kur’an’da Anlatım Sanatı, s.83, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002
6- M. Halefullah, A.g.e, s.309, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
7- Hikmet Zeyveli, I. Kur’an sempozyumu, Müzakereler I, s.142, Bilgi vakfı yayınları, Ankara-1994.
8- Hikmet Zeyveli, A.g.e, I. Tebliğ, s. 98, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1996.
9- Hikmet Zeyveli, A.g.e, I. Tebliğ, s. 98, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1996. Hikmet Zeyveli, A.g.e, Müzakereler I, s. 143, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994.
10- Hikmet Zeyveli, A.g.e, Müzakereler I, s. 142, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994.
11- Hikmet Zeyveli, A.g.e, Müzakereler I, s. 142, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994.
12- Halefullah, A.g.e, s.207, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
13- Halefullah, A.g.e, s.94, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
14- Halefullah, A.g.e, s.76, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
15- Hikmet Zeyveli, A.g.e, Müzakereler I, s. 143, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994.
16- Hikmet Zeyveli, A.g.e, I. Tebliğ, s. 103, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1996.
17- Halefullah, A.g.e, s.205, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
18- Halefullah, A.g.e, s.94, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
19- İdris Şengül, Kur’an mesajını ulaştırmada kıssaların önemi, A.g.e, IV. Tebliğ, s. 136, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994.
20- Muhammed Abay, Kur’an kıssaları, s.13,Ensar neşriyat, İstanbul-2007.
21- 12/Yusuf/111.
22- 11/Hud/49.
23- 3/Ali İmran/62.
24- 18/Kehft/13.
25- Muhammed Abay, A.g.e, s.52,Ensar neşriyat, İstanbul-2007.
26- Muhammed Abay, A.g.e, s.52, Ensar neşriyat, İstanbul-2007.
27- İdris Şengül, Kur’an mesajını ulaştırmada kıssaların önemi, A.g.e, IV. Tebliğ, s. 136, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994.
28- Hikmet Zeyveli, A.g.e, Müzakereler I, s.142, Bilgi vakfı yayınları, Ankara-1994.
29- İdris Şengül, Kur’an mesajını ulaştırmada kıssaların önemi, A.g.e, IV. Tebliğ, s. 136, Bilgi vakfı yayınları, Ankara–1994.
30- Cengiz Duman, Alim kul ve Musa kıssası, Haksöz dergisi, sayı 220-221, yıl 2009-Temmuz/Ağustos.
31- Halefullah, A.g.e, s.308-311, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
32- Halefullah, A.g.e, s.60, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
33- Halefullah, A.g.e, s.267-268, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
34- Halefullah, A.g.e, s.312, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
35- 87/A’la/18-19.
36- Muhammed Abay, A.g.e, s.27, Ensar neşriyat, İstanbul-2007.
37- 29/Ankebut/46.
38- 12/Yusuf/111.
39- 3/Ali İmran/3.
40- 68/Kalem/48-50.
41- 21/Enbiya/87.
42- T.D.V İslam Ansiklopedisi, c. XII, s.16, İstanbul-1995.
43- 12/Yusuf/2.
44- 16/Nahl/103.

Kur’an Kıssalarında Tarihsellik Unsurları -5 (Kıssalar/Olaylar bütünlüğü) (Kıssalar Edebî Eser Allah Edebiyatçı mı)

Cengiz DUMAN

Giriş:

Bazı çağdaş/modernist Kur’an yorumcuları tarafından, Kur’an kıssalarında aranan tarihsel unsurlarla ilgili olarak hazırladığımız yazı dizisinin sonuna gelmiş bulunmaktayız. Bu beşinci inceleme yazımızda, mezkûr yorumcuların, Kur’an’ın tarihsel/vakiliği üzerinde problemli bir olgu olarak gösterdikleri, “Kıssalar/Olaylar bütünlüğü” unsurunu ele alacağız. Halefullah ve Zeyveli’ye ait “Kıssalar/Olaylar bütünlüğü” unsuruna dair iddialarını detaylıca ele aldığımız için, Kur’an kıssalarının tarihselliğindeki bu son unsurla ilgili yazımızı iki bölümde arz edeceğiz. Birinci bölüm Halefullah ve Zeyveli’ye ait iddiaları; ikinci bölümde ise Kur’an perspektifinden, kıssalar/olaylar bütünlüğüne bakışı ele alacağız.

Kur’an’ın çağdaş/modernist yorumcularından biri olarak gördüğümüz Muhammed Ahmed Halefullah, “el-Fennu’l Kasasi fi’l-Kur’an” “Kur’an’da anlatım sanatı” adlı kitabında; Kur’an-ı Kerim’in, kıssalarındaki kişi ve olayları kıssa ederken yaptığı bütüncül olmayan, parçacı yaklaşımını, Kur’an’ın edebî özgürlüğü içersinde değerlendirerek, kıssaları tarihsellikten çıkarmaya çalışmıştır. “İncelemeler ispatlıyor ki, edebî özgürlükle ilgili birçok olgu Kur’an’da vardır. Şimdi burada şu noktalar üzerinde durabiliriz (…) Kur’an bazı olayları özellikle seçmiş diğerlerini anlatmamıştır. Bir şahıs veya bir toplumun başına gelenler ile ilgili olarak meydana gelen olayları tam ve ek****iz olarak anlatma yolunu tutmamış, sadece hedeflerine ulaşmaya yardım eden, yani zihinleri öğüt almaya ve hidayete yönelten ifadeleri seçmekle yetinmiştir. Bu yüzden olmalı ki, Kur’an okuyucuyu bir gayeye ulaştırmayı hedefleyen birçok kıssayı tek bir yerde toplamıştır.”1

Aşağıda detayları ile inceleyeceğimiz bu tespitleri ile Halefullah, Kur’an’ı vazeden Cenabı Hakk’ı, Arap toplumundan derlediği! menkibevî anlatımları, çeşitli ilave ve eksiltmeler yoluyla yeniden kurgulayarak dini hedefler doğrultusunda gerek bütün olmayan fragmanlar halinde, gerekse birçok kıssa kahraman ve olaylarını bir arada bir bütün olarak aynı özellikleri ile edebî bir tür olarak kıssa eden Edebiyatçı olarak nitelemektedir.

Halefullah’ın “el-Fennu’l Kasasi fi’l-Kur’an” kitabındaki görüşlerinin Türkiye’deki dillendiricisi olan H. Zeyveli; kıssalardaki “Olaylar bütünlüğü” olgusu hakkında şöyle bir tespitte bulunmaktadır. “Kur’an kıssalarında bir olayın bütün olarak anlatımı da hedeflenmemiştir. Bazen kıssanın bir bölümü ile diğer bölümü arasında büyük zaman atlamaları görülür. Mesela Meryem suresinin başında 2-11. ayetlerde, Hz. Zekeriya’ya bir evlat verileceği müjdesi ile ilgili diyalogun hemen arkasından 12. ayette “Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle sarıl! (dedik)” diye kıssa devam eder. Yani Yahya doğmuştur, büyümüştür, peygamber olmuştur. Bütün bu safhaların anlatımı atlanmıştır. Çünkü Kur’an’ın amacı bu detay safhaları anlatmak değildir.”2

Ancak Kur’an’ın, kıssalarındaki bu parçacı anlatımını olağan kabul ediyor gibi görünen Zeyveli; Kur’an kıssalarının tarihsel/vakiliği üzerine itirazlarında ise Halefullah benzeri bir itirazda bulunmaktadır. Halefullah’ın tarihsellik sıralamasında değişiklik yaparak, Kur’an kıssalarında aradığı tarihsel unsurlar arasında sonuncu –beşinci- olarak “Olaylar/Kıssalar bütünlüğü” unsurunu serdeden Zeyveli’ye göre sıralama şöyledir: “Gerçekten tarihî olayların özelliklerini gözeterek Kur’an kıssalarını incelediğimizde, onların, tarihî olayların vazgeçilmez karakteristik öğelerinden mahrum oldukları görülür. Bilindiği gibi tarihî olaylar sadedinde: 1-Zaman, 2-Mekân, 3-Şahıslar, 4-Kronoloji, 5-Olayların bütünlüğü önem arz etmektedir.”3 Dolayısıyla Zeyveli; “olayların bütünlüğü”ne sahip olmayan, Kur’an kıssalarının, tarihselliğinde şüphe olduğunu kategorik olarak izhar etmiş olmaktadır.

Halefullah ve Zeyveli’nin bilip de anlamazlıktan geldikleri bir husus:

Halefullah ve Zeyveli, Kur’an’ın kıssa anlatım üslubunun, Kur’an’a özel tarifini yaparken aynı zamanda onun (Kur’an’ın), muhatap toplum alt yapısındaki dilsel, edebî, kültürel formları nazarı dikkate aldığını kasıtlı/kasıtsız göz ardı etmektedir. Çünkü Kur’an Arap cahiliye toplumundaki kıssa anlatım üslubunu kullanarak muhatap toplumu dini açıdan etkilemeye çalışmaktadır.

Halefullah, Kur’an’ın ilk muhatabı olan cahiliye toplumu altyapısını tarif ederken şöyle diyor: “Peygamber (s)’in yaşadığı ve Kur’an’ın indiği dönemin çağdaşı olan insanlar, bu kapalı ifadelerin arkasındaki şeyleri, tarihsel bir kültür olarak biliyor olduklarından, Kur’an bu (tarihsel) özellikleri açıklamamış olabilir.”4 Bundan dolayı “Kur’an ilk olarak, veciz bir üslup kullanmaktadır. Bu Kur’an kıssaları ya bilinenlere işaret etme veya çevrenin bildiği ve hiçbir şekilde yabancısı olmadığı olaylara kısaca atıflar biçimindedir. (…) Kur’an’daki bu kıssa öğelerinin, bilinenler üzerinde hareket ediyor olması bizim görüşümüzü desteklemektedir. Tanınan ve meşhur olan şahsiyetler ile o çevrede yaygın olan olaylar Kur’an’da en fazla kullanılan kıssa öğeleridir ve bunun aksine bilinmeyen olaylar ile tanınmayan şahsiyetler fazla kullanılmamıştır. (…) Yukarıdaki olgulardan da açıkça anlaşılacağı üzere Kur’an’ın metodu; kıssayı Arap coğrafyasından veya Arap mantalitesinden aldığı unsurlar üzerine bina etmekten ibarettir. Bunun amacı, kıssaların muhataplar üzerinde derin etkiler bırakmasını sağlamak, bilinen ve tanınan, olağan olay ve kişilerden, bilinmeyen ve yabancı fikir ve düşüncelere varmaktır.”5

O halde gerek müşrik Mekke cahiliye toplumu, gerekse Tevrat ve İncil alt yapısının baskın olduğu Ehl-i Kitap Medine toplumunun, dini ve “…tarihsel bir kültür olarak biliyor….” oldukları ki, bunu Kur’an’ın;“Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır. İbrahim ve Musa’nın kitaplarında.“6 diyerek, beyan ettiği kıssalardaki kişi ve olayları,bütünüyle anlatmanın gereksizliğini bilen Cenabı Hakk, Kur’an kıssalarını, tevhid ve hidayet eksenli fragmanlar/parçalar halinde vazetmiştir. Halefullah, Kur’an’ın bu anlatım üslubunu şöyle belirtir: “Kur’an ilk olarak, veciz bir üslup kullanmaktadır. Bu Kur’an kıssaları ya bilinenlere işaret etme veya çevrenin bildiği ve hiçbir şekilde yabancısı olmadığı olaylara kısaca atıflar biçimindedir.” Bu anlatım üslubun sebebini de şöyle açıklamaktadır: “Kur’an’ın metodu; kıssayı Arap coğrafyasından veya Arap mantalitesinden aldığı unsurlar üzerine bina etmekten ibarettir. Bunun amacı, kıssaların muhataplar üzerinde derin etkiler bırakmasını sağlamak, bilinen ve tanınan, olağan olay ve kişilerden, bilinmeyen ve yabancı fikir ve düşüncelere varmaktır.”7

Kur’an’ın kıssalarındaki bu parçacı anlatım üslubu, aynı zamanda cahiliye Arap toplumu alt yapısındaki bir üslup olduğundan, ilk muhataplarca da olumsuz karşılanmadığını gözlemlemekteyiz. Bu konuda M. Watt şunları kaydeder: “Araplar için tarih, geçmiş devirde yaşamış insanlar hakkındaki ilgi çekici kısa hikâyelerin kronolojik biçimde sıralanmamış bir koleksiyonu olduğundan, Kur’an’ı Kerim’de benzer bir şeyler bulmamız şaşırtıcı değildir.”8 Dolayısıyla Hz. Peygambere, niçin bu kıssaları bölüm bölüm anlatıyorsun diye itirazlar olmamıştır. Neden? Çünkü Kur’an, bilinen kıssalardan, tevhid ve hidayet doğrultusundaki mesajına yeterli miktarda bölümler aktararak hedefine çabuk ve herkesin anlayacağı biçimde ulaşma yolunu seçmiştir. Ta ki Bin dört yüz yıl sonra; modernist ve seküler algılarla, Kur’an kıssalarını sorgulayan(!) Halefullah ve Zeyveli’ye kadar!..

Edebî kıssalara Edebîyatçı Allah:

Anlaşılacağı üzere, Kur’an kıssalarının tarihsel/vakiliğini, sistematik bir şekilde ele alarak, kategorize ettikleri tarihsel unsurların her birini bağımsız birer problem olarak gösteren/göstermeye çalışan Halefullah ve Zeyveli; ortada bir problem olduğuna ikna oldukları için de bunlara kendilerince çözümler sunmaktadırlar. Buldukları çözüm ise; kıssaları edebî9 -Eser üzerinde bir yazarın/senaristin (kıssada anlatılan olay veya şahıs, vaki/gerçek olsun-olmasın) istediği gibi değişiklik yapabildiği- bir tür, bu edebî kıssaları vazeden Cenabı Hakk’ı da, Edebiyatçı(!) Allah, ilan etmektir.

Kıssaları “edebî/sanatsal” bir eser, bunları vazeden Allah’ı da “Edebiyatçı” ilan eden Halefullah bakınız nasıl, kelami illüzyonlar yaparak, türlere ayırdığı kıssların her türünü de edebî olarak sunmaktadır: “Kıssa derken edebiyatçının, olayları canlandırmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan edebî eylemden bahsetmek istiyoruz. Bu olayları,

a) Aslında yaşanmış olmayan (kurgusal) bir kahraman gerçekleştirmiş olabilir.
b) Kahraman hakiki, fakat kahramanın etrafında örülen olaylar vaki olmayabilir.
c) Kahraman gerçek, kahramanın etrafında cereyan etmiş olaylar da gerçek olabilir; fakat olaylar, kıssada sanatsal-edebî bir üsluba göre tanzim edilmiş, bir bölümü öne alınmış, bir bölümü sonraya bırakılmış, bir kısmı belirtilmiş bir kısmı çıkarılmış, gerçek olaya, olmamış olaylar ilave edilmiş; tarihsel kişilikler, normal-alışılmış gerçekler olmaktan çıkarılıp, kurgusal şahıslar haline getirilebilecek derecede olaylar abartılmış olabilir. Edebiyat alanında “kıssa” lafzını ifade ederken bu durumu kasdediyoruz. Kur’an’da sanatsal anlatım konusunu araştırmaktaki amacımız budur.”10

Anlaşılacağı üzere Halefullah; Tarihi, Temsili, Mitolojik olarak kategorize ettiği kıssaların hepsini, dönüp dolaştırıp, Kur’an kıssalarının; Arap toplumu efsane/menkıbelerinden alınan hurafe malzeme hurdalığı! üzerine kurulan ve Cenabı Hakk’ın bu ham ve hurda malzemeyi ayrıca ekleyip-çıkarıp yeniden kurgulayarak, dini amaca göre modifiye ederek; belagatli, icazatlı, fesahatli yüksek edebî bir dille muhataplara arz ettiği, edebi-sanatsal eserler olarak görmekte/görmek/göstermek istemektedir. Hadi, Halefullah’tan bir örnek daha verelim: “Böylece görüyorsunuz ki, Kur’an, kıssalarda bulunan edebî öğelerden hedefe ulaştıran, amacı gerçekleştiren kadarını seçiyor; bunun dışındaki olaylar, kişiler ve ayrıntıları bir tarafa bırakıyor. Bundan ötürü bu kıssanın vuku bulmuş olayları öğretmek ve tarih bilgisi vermek gibi bir gayesinin olduğunu söyleyemeyiz; buna mukabil, korkutmak ve uyarmak gibi psikolojik bir gayeyle nazil olan, edebî bir kıssa olduğunu söyleyebiliriz.”11

Peki, bunca kelami cambazlıktan(!) sonra kıssalarla ilgili şu ayetleri nereye oturtturmak gerekmektedir.“Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. (Ey Muhammed!) Biz, sana bu Kur’an’ı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini sana en güzel bir şekilde anlatıyoruz.”12 Bu ayet içerisindeki “….geçmiş milletlerin haberleri….” ifadesini; Cenabı Hakk’ın, Mekke ve Medine Arap toplumu arka planından aldığı yalan-yanlış! bilgileri, sırf öğüt vermek amacı ile aslı olan veya olmayan kişi ve olaylarla yeniden kurgulaması olarak nasıl anlayabilirsiniz? “(Resulüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kur’a çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.”13 Ayetinde, Cenabı Hakk tarafından, Zekeriyya(a.s) ve Hz. Meryem etrafında gerçekleştiği beyan edilen bu olayları, dini amaçla sonradan hikaye edilen veya var olmadığı halde olmuş gibi kullanılan yapay bir malzeme olarak nasıl algılayabilirsiniz? “Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini arttırdık.”14 Ayetindeki “…“Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz…”daki “gerçek/bil-Hakk” ifadesine; olmadık şeylerin veya gerçek vakıalar ile kişilerin haberlerine, birtakım aslı olan veya olmayan başka ekleme ve çıkarmalarla, olayı yeniden modifiye ederek, edebî eser yazan bir yazarın, Edebiyatçı Allah’ın, anlatımı olarak bakabilirsiniz?

“Kıssalar bağlamında yer alan ayetlerde, peygamberler için ‘gönderdik’, helak edilen kavimlere verilen azap için ‘(azap) gönderdik’, ‘helak ettik’, ‘yerin dibine batırdık’, ‘intikam aldık’ gibi ifadelerin çokça kullanılması da kıssala­rın yaşanmış olaylardan alınan canlı kesitler olduğunu, aksini düşünmenin doğru olmayacağını göstermektedir. Kıssalarda anlatılan olayların gerçek olmasını gerekti­ren bir neden de muhataplara ulaştırılmak istenen mesajdır. Muhatabın anlatılan olayları özümseyebilmesi, içselleştirebilmesi, iyi, ideal örnekleri hayatına yansıtmak için gayret sarf etmesi, kötü olanlardan da kaçınması için, bizatihi anlatılan olayların gerçek olması gerekmektedir. Zira eğitim açısından da düşünüldüğünde, bu çok önemli bir husustur. Gerçek dışı, hayali bir olay ile gerçeklikle birebir örtüşen, reel bir olayın muhatapta oluşturacağı etkinin büyük ölçüde farklılık arz edeceği açıktır. Kıssalarda anlatılan olayların muhatabın hayatına olumlu anlamda katkı sağlayabilmesi, yükselen, çöken ve yok olan toplumların akıbetlerinden olumlu veya olumsuz anlamda dersler çıkarabilmesi için anlatılan olayların olmuş, gerçek olaylar olması zorunludur. Aksi takdirde kıssalarla ulaştırılmak istenen mesajın muhatapta dönüştürücü bir etkisinin olacağından söz edilemeyecektir.”15

Kur’an kıssalarının parçalı anlatımına Halefullah ve Zeyveli’ce yorumlar ve çözümler:
Her iki yazar da “sorun addettikleri” ve göstermeye çalıştıkları “Olay/Kıssalar bütünlüğü” olgusunu vurguladıktan sonra yine kendilerince bunun sebeplerini izah etmeye çalışmaktadırlar. Kur’an kıssalarındaki tarihsellik probleminin çağdaş mimarı(!) Mısır’lı Halefullah; “…Kur’an kıssalarının birbirinden bağımsız olmaları uygun düşmektedir. Çünkü bir kıssa korkutma bir başkası uyarma, bazısı öğüt verme ve bazısı da Peygamberin kalbini teskin etme için inmiştir.”16 Diyerek, Kur’an kıssalarının her birinin ayrı bir kıssa olduğunu iddia ederek, kendince bir çözüm sunmaktadır.

Alternatif bir bakış açısı yaklaşımı ile makul addilebilecek gibi gözüken bu savunma aslında bir başka acayip iddiaya zemin oluşturmak için yapıldığını şu satırlarla anlayabilmekteyiz. “…Olayların kahramanlarına ait tabloları çizen tarihçiler ile edebiyatçıların izledikleri yolları kolaylıkla ve dikkatlice ayırmaktan aciz kalmışlardır. Bu araştırmacılar, mesela şunu fark edememişlerdir; Nasıl ki, gerçekten yaşanmış kişilikleri olduğu gibi ele almak tarihçinin görevi ise; edebiyatçının da, bunların bazı özelliklerini seçmek, bazı bölümlerini ön planda tutmak, bazılarını da göz ardı etmek konusunda yetkileri vardır. Böylece edebiyatçı, kıssa anlatımında hedeflediği amaçlara ulaşma imkânı bulabilmektedir. Edebiyatçının, eserindeki tabloları bazı renklerle zenginleştirme hakkı vardır. Öyle ki, bu renkler kahramanın, kıssada kendine biçilen rolü aynen yerine getirebilme imkânını vermektedir. Bu yüzden kimi araştırmacılar, farklı edebiyatçıların kalemiyle betimlenen veya farklı kıssalar içinde bir edebiyatçının betimlediği tek bir kahramana ait tabloların, birbirine benzemeyeceğini kabul edemediler. Bu nedenden ötürü onlar, Kur’an kıssalarındaki bu olguyu yorumlamaktan aciz kaldılar. (Mesela) Kur’an’da, Firavun’un bir yerde kul elbisesi(kimliği) içinde, bir başka yerde mabud haşmetinde resmedilmesini yorumlayamadılar.”17

Kur’an’ın sahibi, Cenabı Hakk’ın, Tarihçi mi yoksa Edebiyatçı mı olduğu üzerinde yorumlarda bulunan Halefullah; çeşitli kelamî illüzyonlarla! “sapla samanı karıştırarak”, Kur’an kıssalarının tarihselliği hakkında şüphe uyandırmaya çabalamaktadır. “Bundan dolayı, bu Kur’an kıssalarına edebî-tarihi kıssalar diyebiliriz. Burada Kur’an, tarih olaylarından, kıssa öğelerini alır; fakat bunları edebî bir tarzla sunar, duygusal bir biçimde işler, anlamlarını açıklar, hedeflere vurgu yapar ve bunlarla etki uyandırır. “18

Diyerek üçe ayırdığı (1-Tarihi 2- mitolojik 3- Temsili19) kıssalardan, tarihi olanını da çaktırmadan! Temsili ve mitolojik kıssa kategorisine sıkıştıran! Halefullah; “…Çünkü bir kıssa korkutma bir başkası uyarma, bazısı öğüt verme ve bazısı da Peygamberin kalbini teskin etme için inmiştir.” Diyerek en tarihsel! kıssalara bile çeşitli edebî/temsili/sanatsal kılıflar giydirirken, tek amacı vardır; Kur’an kıssaları, tarihsellik unsurları barındırmış olsa bile yine de edebî yani Cenabı Hakk tarafından eklenen, çıkarılan, uydurulan(haşa!), duruma uygun kurgulanan, sanatsal-edebî eserler olarak kabul ettirmek. Mühim olan kısalardaki olay ve kişilerin tarihselliği/vakiliği/gerçekliği değil, uydurulmuş! bile olsa dini öğüt ve ibret verebilmesi bu amaç için kullanılmasıdır.

Benzeri bir iddia, M. Öztürk’ün “Kıssaların Dili” kitabındaki Âdemoğulları kıssası hakkında da savunulmaktadır. “Bu çelişkiler Tekvin’deki (Tevrat) Habil-Kabil kıssasının farklı kaynaklardan derlenmiş olduğunu düşündürmektedir (…) Netice itibariyle, Tekvin’deki kıssanın ilk bölümü (Tekvin: 4/1-15), muhtemelen, ürünlerin bol ve bereketli olmasını amaçlayan ritüelistik bir öldürmeyi anlatan ve bu kötü fiilin aslında kutsal nitelikli olduğuna işaret eden bir ritüel mitosudur (…) Sonuç olarak, Habil-Kabil kıssası, çoban-Tanrı Dumuzi ile çiftçi-Tanrı Enkimdu’nun Tanrıça İnanna’nın sevgisini kazanabilmek için yarışa girdiklerini, armağanlar sunduklarını anlatan Sümer mitolojisine dayanmaktadır denebilir. Ancak bu kıssa tarihsel süreçte muhtelif kaynaklardan alınan motiflerle süslenmiş, böylece orijinalinden daha farklı bir içerik kazanmıştır.”20 Böylece Kur’an’ın, Tevrat’taki Habil-Kabil kıssasına atıf yaparak beyan ettiği; Âdemoğulları kıssasının, “Onlara, Adem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat (…)İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur.”21 Tevrat metnine Sümer mitolojisinden sokulduğunu iddia eden M. Öztürk, aynı zamanda Kur’an’daki Âdemoğulları kıssasının, mitolojik/uydurma bir Ehl-i Kitap inancından, Cenabı Hakk tarafından, yalan-yanlış olduğuna bakılmaksızın alınarak, dini mesaj doğrultusunda Kur’an’da beyan edildiğini iddia etmektedir. Halefullah iddiasının, Türkiye’li versiyonu değil midir bu?..

Kur’an’da anlatılan Yusuf kıssasını Halefullah, Zeyveli ve Öztürk anlayışı ile algılarsak şu ayeti nasıl içselleştireceğiz? “İşte bu (Yusuf kıssası) gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Onlar hile yaparak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin.”22 Olmayan veya olanların modifiye edildiği “haber”ler, neden“gayb” kavramı ile sunulmaktadır? Olayın aslı yok veya kurgulanmış ise bu anlatılan olayın veya kişinin haberinin “gayb” olup olmamasının muhatap açısından ne anlamı vardır? Olmayan bir şeyi –olay veya kişi- eğip bükerek! “modifiye” edip varmış veya olmuş gibi “gayb” vasfında bildiren Allah’ı ve onun sıfatlarını nasıl idrak edebilir veya yorumlayabiliriz?

Halefullah’ın, Edebî ve Edebiyatçı eksenli laf cambazlıklarına! karşılık, şu ayeti hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz. “Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”23 Cenabı Hakk, bu ayette, Kur’an “…uydurulabilecek bir söz değildir…” derken; vahyi getiren peygamberi kastederek, onun bu getirdiklerini (üçte biri veya ikisi veya dörtte üçü kıssalardan oluşan vahyi) uyduramayacağını; ancak (Haşa!) kendisinin (Allah’ın), Halefullah ve Zeyveli’nin iddia ettiği gibi kıssaları uydurabileceğini mi ima veya beyan etmektedir?

Halefullah’ın, Kur’an kıssalarının tarihselliği konusunda mezkûr çabalarını en iyi izah/yorumlayan da onun Türkiyeli tabiisi! Zeyveli’dir. Bakınız Zeyveli, Halefullah’ın bir türlü eveleyip geveleyip aşikâre edemediği Edebiyatçı (!) Allah’ı ve Edebî kıssalarını -caiz görerek!- nasıl açıkça! tarif etmektedir. “Kur’an, bu kıssaları tarihî birer belge niteliğinde değil, Arap toplumundaki edebî ve menkıbevî özellikleriyle kullanmıştır. Kur’an bu kıssalar üzerinde –tabir caiz görülerek- bir senaristin, yazılı bir eseri sahneye aktarırken yaptığına benzer, bazı tasarruflar yapmıştır.”24

Şimdi bu cümlede ne var derseniz; deriz ki, “şıracının şahidi bozacı(!)” Bir çırpıda Cenabı Hakk’ı Edebiyatçı, kıssaları da edebî eser yapan Zeyveli, Üstadı! Halefullah’ın, bir argümanı olan “….Arap toplumundaki edebî ve menkıbevî…” görüşünü araya sıkıştırarak; Kur’an kıssalarının bazılarında anlatılan olayların zaten tarihi olmadığını/olmayabileceğini/olmasının da önemli olmadığını dolayısıyla Arap toplumunun kültürel-edebî şaheserleri(!) olan bu olay veya zatlar, Cenabı Hakk tarafından tekrar edebî bir dille –eklenip, çıkarılıp, kurgulanıp, uydurulup dini muhtevaya modifiye edilmiş/aktarılmış, yani “–tabir caiz görülerek- bir senaristin, yazılı bir eseri sahneye aktarırken yaptığına benzer, bazı tasarruflar yapmıştır.” iddiasındadır.

Tarihsellik kokan! şu ayetleri bir hatırlatalım!.. “Siz onların (lut kavminin) yanlarından geçip gidiyorsunuz: sabahleyin ve geceleyin. Hâla akıllanmayacak mısınız?”25“Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı?”26 “Âd ve Semûd ‘u da (helâk ettik). Sizin için, (onların başına nelerin geldiği) oturdukları yerlerden apaçık anlaşılmaktadır.”27 Kur’an’ın bu ayetlerindeki tarihsellik vurguları doğru ancak, bunlara dair kıssa anlatımları, Edebî yani, kıssalardaki olay ve kahramanlar, Edebiyatçı/Senarist! (caiz görülerek(!)) Cenabı Hak tarafından, Arap toplumunun uyduruk-kaydırık! Efsane kültüründen alınıp, dini mesaj istikametinde istediği gibi kahraman ve olaylar ekleyip-çıkarılarak kurgulanan eserlerdir denebilir mi?

Kur’an kıssalarındaki tarihselliği bir çırpıda indirgeyen ve hafife alan Zeyveli’nin dikkatine, Tevrat ve Kur’an kıssaları bağlamının altını çizen şu ayetlerdeki tarihsellik vurgusunu arz ediyoruz. “(Sel beni israile…) İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten sonra Allah’ın nimetini (ayetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah’ın azabı şiddetlidir.”28 “(…fes’el beni israile.) Haydi, İsrailoğullarına sor. Musa onlara geldiğinde Firavun ona, “Ey Musa! dedi, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!”29 “Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır. İbrahim ve Musa’nın kitaplarında.“30

Eğer Kur’an’da anlatılan kıssalar ile Tevrat’ta anlatılanlar arasında hiç alaka olmamış olsa idi yani tarihsellik ön planda olmasa Halefullah ve Zeyveli’nin iddia ettikleri gibi kıssalara; bir takım faideli! (eklenip-çıkarılıp-uydurulup-kurgulanan hurda malzeme) sokulmuş olsa idi, Cenabı Hakk, resulüne dolayısıyla kıyamete kadar ki Kur’an muhataplarına, “İsrailoğullarına sor….” veya “Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır. İbrahim ve Musa’nın kitaplarında.“ var diye hitap eder miydi? Tarihsel olmayan yani gerçekleşmemiş anlatıların doğruluğu, bir başka kitap sahiplerince tasdik ettirilir miydi? Hadi! Bu minvalde bir daha şu ayeti hatırlatalım!… “Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”31

Hasılı Halefullah; “….Bu yüzden kimi araştırmacılar, farklı edebiyatçıların kalemiyle betimlenen veya farklı kıssalar içinde bir edebiyatçının betimlediği tek bir kahramana ait tabloların, birbirine benzemeyeceğini kabul edemediler. Bu nedenden ötürü onlar, Kur’an kıssalarındaki bu olguyu yorumlamaktan aciz kaldılar….” Diye sitayişte bulunduğu kadim geleneği; bir Edebiyatçı(!) olan Allah’ı ve onun “…bir eseri sahneye aktarırken yaptığına benzer, bazı tasarruflar yap…”tığı edebî(!) kıssalarını anlayamadıkları iddiasıyla eleştirmektedir.

Bakınız Halefullah, kadim Tefsir ve Siyer geleneğindeki, tarihselci olguyu nasıl izah ediyor: “Bu iki hususu yani edebiyatçıların yöntemi ile tarihçilerin yöntemi arasındaki farkı görememe, bahsi geçen araştırmacılarda şöyle bir kanaatin oluşmasına neden oldu: Kur’an kıssalarında anlatılan kahramanlar, ancak tarihsel(vakii)dir. Kur’an kıssalarında tarihsel kişiliklerden başka bir şeyde yoktur. Kıssa buna dayanır ve kıssanın diğer ögeleri bu odak etrafında döner.”32

Halefullah’ın, kadim Tefsir ve Siyer geleneği hakkındaki bu lakaydi! tespiti, aynı zamanda kendisinin de aksi yöndeki zihniyetini ifşa etmekte değil midir? Halefullah’ın mezkûr iddiasının tersiyle, Halefullah ve tâbiilerini şöyle tanımlayabiliriz: Kur’an kıssalarında edebî kişiliklerden başka bir şey yoktur. Kıssa buna dayanır ve kıssanın diğer öğeleri bu odak etrafında döner.

Devam edecek;

İkinci bölümde “Kur’an perspektifinden kıssa/olay bütünlüğü unsuruna bakış”

(not : o yazıyı da önceden eklemiştim 🙂 -ubeyde-)
Dipnotlar:1 Muhammed Ahmed Halefullah, Kur’an’da Anlatım Sanatı, s.83, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
2 Hikmet Zeyveli, A.g.e, I. Tebliğ, s.99, Bilgi vakfı yayınları, Ankara-1996.
3 Hikmet Zeyveli, I. Kur’an sempozyumu, I. Tebliğ, s.98, Bilgi vakfı yayınları, Ankara-1996.
4 Halefullah, A.g.e, s.60, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
5 Halefullah, A.g.e, s.267-268, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
6 Kur’an/87A’la/18-19.
7 Halefullah, A.g.e, s.267-268, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
8 W. Montgomery Watt, İslam nedir, s. 101, Birleşik yayıncılık, İstanbul-1993.
9 Her ne kadar Zeyveli, Kur’an kıssalarını temsili, tarihi, edebi olarak üçe ayırmış olsa bile sonuçta Halefullah’la aynı noktada birleşmektedirler. Bakınız; Hikmet Zeyveli, II. Kur’an sempozyumu, I. Müzakereler, s.143, Bilgi vakfı yayınları, Ankara-1994.
10 Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.156, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
11 Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.158, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
12 Kur’an/12Yusuf/2-3.
13 Kur’an/3Ali İmran/44.
14 Kur’an/18Kehf/13.
15 Şehmus Demir, A.g.e (http://www.haksozhaber.net/CM/rte/A.g.e), Beyan yayınları, İstanbul–2003, http://www.darulkitap.com/oku/kuran/v2/kuran/68/1.htm
16 Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.223, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
17 Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.221, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
18 Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.160, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
19 Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.156-157, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.
20 Mustafa Öztürk, Kıssaların Dili, s.165-170, Ankara okulu yayınları, Ankara–2010.
21 Kur’an/5Maide/27-32..
22 Kur’an/12Yusuf/112.
23 Kur’an/12Yusuf/111.
24 Hikmet Zeyveli, A.g.e, I. Tebliğ, s.103, Bilgi vakfı yayınları, Ankara-1996.
24 Kur’an/37Saffat /137.
26 Kur’an/9Tevbe/70; Kur’an/14İbrahim/9.
27 Kur’an/29Ankebut/38.
28 Kur’an/2Bakara /211.
29 Kur’an/17Isra /101.
30 Kur’an/87A’la/18-19.
31 Kur’an/12Yusuf/111.
32 Muhammed Ahmed Halefullah, A.g.e, s.221, Ankara okulu yayınları, Ankara–2002.